Makarnalı Düşüncelerim

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar | Posted on 07-08-2010

Etiketler:, ,

Daha bir sürü vakit var gibi. Aslında da hiç vakit yok gibi.

Vakit demişken, var mı gerçekten böyle bir şey? Hayır, vaktimin çoğunu vakit var mı, yok mu diye düşünerek geçiriyor olmam gerçekten ironik, hatta komik sadece.

Kendimi bunu düşünmekten alamıyorum.Sanki bunu araştırmak için dünyaya gelmişim. Sanki her şeyi biliyorum da, kendime söyleyemiyorum. Sanki tüm evrenin sırrını çözdüm de, bunu dile getirmem için çeşitli işaretleri fark etmem gerekiyor.

Ya da sadece keçileri kaçırıyorum.

Ya da cevabını bilemeyeceğim soruları kendi kendime sormaktan zevk alıyorum.

Dünya gizemliyken kesinlikle daha güzel. Sen gizemi çözmeye çalışırken o dönüyor sadece. Zaman varmış, yokmuş umrunda değil. Tek merak ettiği Ay’ın onu sevip sevmediği…Çevresinde dönüp durmasından bu anlamı çıkardığı şüphesiz. Ay ve Dünya’nın aşkı da şüphesiz. Bence tabi. :)

Peki ya Güneş’e olan aşkları? Tanıdık tanımadık herkesin güneşe aşık olmasına ne demeli peki? Peki ya güneşin çevresinde dönme diye bir şey olmasaydı, “zaman”ı neyle tanımlarlardı? “Zaman”ı kim takardı…

Gerçekten nedir zaman? Dünya dönmeseydi, Ay yerinde dursaydı, aşk olmasaydı kimin, ne zoru olurdu zamanla?

Kim uydurduysa alacağı olsun, çok fena vaktimi alıyor bu mesele!?

Böyle saçma sapan düşüncelerim oluyor arada. Ben buna bir isim taktım, “makarnalı düşüncelerim”.

Böyle düşünceleri çok kolay pişirebiliyorum. İstediğim kıvamda bırakabiliyorum. Henüz lapa yemedim, kendi yaptıklarım arasından en azından. Sonra istediğim gibi sos da yaparım ben buna. Canım nasıl isterse! Keyif benim, makarna benim.

Tek ihtiyacım olan, 4 öğünlük düşünce için 1 litre kadar kaynamış beyin. :)

Yaklaşık 15 dakika sonra servise hazır.

E afiyet olsun o zaman.

Aklıma Gelmeyen Bir Şey Yazısı

1

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Yazmak | Posted on 27-12-2009

Etiketler:,

Hiç aklıma gelmeyen bir şey hakkında yazmak istiyorum. Yazamıyorum haliyle. Aklıma gelmeyebileceğini düşündüğüm her şeyi düşünürken aklıma gelmeleri beni sinir ediyor.

Bu bilgiye hiçbir zaman ulaşamayacak olmam da çok üzücü. Hayır, ulaşsam ne olacak, o da bir hiç. :) Ama insan takar ya bazen, taktım ben de.

Hiç aklıma gelmeyen herhangi bir şey muhtemelen kötü bir şeydir. Öyle konulara pek kafam basmaz da. :D Eğer bu şey, gerçekten kötü bir şeyse, yani tahminim tuttuysa çok sevinirim. Bunu haricindeki herhangi bir şeyin aklıma gelmesi ihtimali süperdir çünkü. Kötü herhangi bir şey dışındaki çoğu şeyi düşünebiliyorum demektir. Bu da sanırım beynimin kalbime hediyesidir. ;)

Hiç aklıma gelmeyen herhangi bir şey, ilginç bir şeyse eğer. Üzülürüm gerçekten. Oysa o ilginç şeyden ne de güzel bir yazı çıkardı. Ne de ilgili toplardı… Üstelik değişik, özgün bir şey buldum diye böbürlenen bir beynim olurdu birkaç saat. Sonra her şey gibi onu da unuturdum. :)

Komik bir şeyse, hiç aklıma gelmeyen bir şey, gülemediğim için üzülürüm, güldüremediğim için üzülürüm ama, çok şey de kaybetmem hani.

En garip şeyi düşünsem bile, önce aklımdan geçtiği için, düşünülenler listesine ekleniyor mecburen.

Örneğin düşünülebilenler listemde şu var: Bir devenin üstünde ben, deniz kenarında yürüyoruz, ben dondurma yiyorum, sütlü sütlü, sonra güneşe dokunuyorum, güneşe dokunmamama rağmen dondurmam erimiyor, denizdeki balıklar devemle konuşuyorlar…

Bunu düşünebildiğime inanamıyorum!

Ama neyi düşünemediğimi hala bilmiyorum. Ne olabilir ki ? Tabii ki sadece bir şey değil. Bir dünya bazı şeyler… Kimi iyi, kimi kötü, kimi sevimli, kimi kurnaz…

Geçen gün küçükken, -küçükken dediğim lise, ortaokul- yazılarımı topladığım defterime baktım da, bir yerde şöyle bir şey yazmışım: “ Galiba yaşayabileceğim her türlü duyguyu tattım. Üzüldüm de, sevindim de, güldüm de, ağladım da!”, şimdi bunu okuduğumda ne kadar gülüyorum. Hayatı sadece gülmek, ağlamak, sevinmek ve üzülmekten ibaret görürmüşüm.

Oysa şu an tüm duyguları kişiselleştirmekle birlikte, her olayın duygusunu da kişiselleştiriyorum. Çok karmaşık oldu değil mi? Şöyle açıklayayım:

Benim üzülmem başka, arkadaşımın üzülmesi başka, herhangi birisinin üzülmesi ikimizin üzülmesinden başka ; üstelik birimiz “gözlüğü kaybolduğu için üzülme duygusu”nu yaşarken, birimiz “sevgilisinden ayrıldığı için üzülme duygusu”nu yaşıyor. Üstelik “sevgilisinden ayrıldığı için üzülme duygusu”nu da, Ayşe başka hissediyor, Ali başka hissediyor.

Bunları göz önüne alındığında o kadar çok kombinasyon çıkıyor ki… Düşünebildiğim uyduruk 3-5 kombinasyonu da bir şey zannedip yazıyorum. Bir dünya aklıma gelmememiş bir şeyler varken, onlar hakkında yazamadığım için çok üzülüyorum.

Hem de çok !

Mandalina Gibi Yaşamak

2

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Hayat-İnsanlar | Posted on 10-12-2009

Etiketler:, ,

Mandalina gibi düşünmek lazım. Mandalina gibi yaşamak lazım. Mandalina mükemmeldir.

Bir kere öyle hoş bir rengin olmalı ki, sana albeni katmalı. İlk bakışta seçilmelisin uzaklardan. Renksiz renkler yoğunlaşmışken havada, parlayıvermelisin insanlara. Gökyüzü gri iken, bulutlar koyu gri iken, asfalt siyah iken, şemsiyeler siyah iken; sen turuncu turuncu gülümsemelisin herkese. Umut ışığı olmalısın. İçinden dilek tutup da işaret bekleyenlere göstermelisin kendini. Çok eğlenceli, çok masum , çok parlak…

mandalina

İlk aşamayı, yani seçilme işini atlattıktan sonra, diğer aşamalara sıra geldi.

Birisi seni seçtiğinde, seninle temasa geçecek demektir. Seni inceleyecek, fikirlerini değerlendirmeye başlayacak demektir. İlk intiba geride kaldı. Bir katman daha aşağı iniyoruz demektir. Öyleyse soymaya başladı kabuğunu birisi.

Öyle güzel kokmalısın ki, seni seçen şaşırıp kalmalı, hatta başı da dönmeli. Seni seçtiğine mutlu olmasını gerektirecek bir ödül gibi… Kabuklarsa eğlence malzemesi. Elinde sıkıştırıp karşındakinin gözünü yakmaya çalışmak, ya da kaloriferin üstüne koyup kokuyu devam ettirmek gibi şeyler falan…

madalina1

Gelelim mandalinanın beynine…

Gayet düzenli, bölüm bölüm düşünceler… Belli konulardaki birikimler… Bazen araya sıkışmış minik hayaller… -Niyeyse o araya sıkışmış küçük hayali kendime benzetirdim hep. –

Her neyse, :) , karmakarışık şeyler düşündüğümde beynimi görmek istiyorum. Dolaplarımdaki her şeyi yatağın üstüne dökmüşüm gibi bir şeyler hayal ediyorum. Sanki saklanan bütün bilgiler öylece ortada duruyor. Bunları toplamak ne zor iş!

Mandalina gibi olsam keşke diyorum o zaman işte. Her konuda belli düşüncelerimi belli bölümlerde biriktirsem biriktirsem, üstelik ilgili olanlarını yan yana koyup incecik bir zarla birbirlerinden ayırıversem. Hepsi yan yana duruverseler.

mandalina2

Keşke benim düşüncelerimi öğrenmek isteyen birisi, beni kolayca açabilse. İstediği bilgiyi, minik el hareketleriyle ayırıp bakabilse. Bunların tadına baktığında çoğu zaman tatlı, bazen de mayhoş şeyler biriktirdiğimi görebilse… Ama ben bir ayvayım. O kadar sertim yani. Üstelik ne bir düzenleme var beynimde, ne bir şeffaflık.

Anlattığım sebeplerden ötürü mandalina gibi yaşayan insanlara bayılıyorum. Anlaması anlaşması kolay oluyor. Üstelik arada minik sürprizler de çıkabiliyor. Mis gibi kokuyor, beni cezbediyor. Birisine mandalina dersem alınmasın lütfen. İltifat ediyorum iltifat.. ;)

Bu yazım tüm mandalinalara gitsin !

Kalp Beyin Açmazı

1

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Yazmak | Posted on 02-10-2009

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yazıp da, yazdığımı sildikten sonra çok pişman oluyorum. Yine öyle bir şey oldu ! Sildim…

Ondan sonra, cümleyi yine öyle güzel kurabilecek miyim tasası başlıyor. Aynı şey beynimde düğümleniyor, sorun orada, onu yazmalıyım, fark ediyorum. Fark ettiğim bir şey daha var. Düşünceler beynimizde cümleler halinde durmuyorlar. Bir şekilde hisler, bir şekilde hissetme.

Bir şey söyleyeceğim mesela, bunu bin bir değişik şekilde söyleyebilirim. Her defasında başka bir kelime kullanırım, belki cümlenin ortasında bir yere koyarım,belki sadece ünlem koyarım.Hangi biçimde söyleyeceğime de kalbim karar veriyor. O anki his durumuma bağlı olarak… Kalbin beyne hükmedebileceğini yeni mi duydunuz yoksa ??

Aslında bir dakika, doğru olan bu değil mi? Kalbine söz hakkı vermekten kaçınan biri olarak, niye beyni bu kadar havalara uçurduğumuzu anlayamıyorum. Kendisi böbürlenmişin tekidir! Her dediğinin olacağını bildiğinden, bastırır durur. Gurur kaynağıdır, inatçıdır.

…ve kalp her zaman masumdur. Hoş görülüdür. Bir gün değerinin anlaşılacağını bilir. Sadece sabreder, bekler. Beklemekten sıkılan beyindir. Çareler arayan beyin, çareler bulan kalptir.

Benim gibi, yaptığınız her şeyden emin olmak istiyorsanız (kendinizi rahatlatmak adına), illa bir huzur duygusu, bir içe sinmişlik bekliyorsanız, neye daha çok önem vermeniz gerekiyor? Her doğru karar içimize siner mi? İçimize sinen şeyi yapıyorsak, ve o anda da yanlış bir şeyi istiyorsa kalbimiz ? Her yanlış, herkes için yanlış mıdır?

Bu aralar çok soru sormaya başladım. Bu iyiye mi, kötüye mi gidiş? Bilmiyorum. Diyeceklerime karar verememden kaynaklanıyor bu. Daha kendim karar vermemişken, savunmak hoş olmazdı. Yazının başında beyni savunurken, ortalarda kalbin yanına geçiverdim. Kararsızlığım oradan da belli oluyor mu?

Neden kararsız olduğumu çözmeye çalışıyorum bu defa. Üzülmekten korkuyorum, pişmanlıktan tiksiniyorum. Mavi küpe mi beyaz küpe mi gibi oldukça basit bir denklemi bile çözemiyorken, bulunduğum anla, geçmişi özdeşleştirip; üstüne bir de gelecekle ilgili doğru kararlar almamı bekleyen var mı hala? :)

Son paragrafı da yazdıktan sonra fark ettim ki, beynim sadece bir kargaşa elemanı. Doğru şeyler yapıyorsam eğer hayatımla ilgili, bunu kalbim sağlıyor. Milyonlarca soruyu dinliyor ama yalnızca bir tanesini ileri sürüyor, hem de sebepsiz. İşte bu yüzden kalp güvensiz ! Bu yüzden kimse kalbe referans vermiyor.

Doğrusu ben de vermiyorum. Ben kalbimi ezmişim, beynimi de bilmem kaç fitte uçuruyorum. Her defasında kalbimin dediğini yapmama rağmen, illa bir beyin onayı istiyorum.Onun düşüncelerine önem veriyorum. Sorular, sorular, sorular… Onay vermezse beynim, olay orada kopuyor. Kalbim mi? Beynim mi? Bu büyük ikilemde, yalnız başına durabilir miyim?

O an,  kendimi şöyle hissediyorum:

kalp beyin ikilemi

Özetle, ve resimden hiçbir şey anlamayanlar için ( :) ), bir dağ ikiye ayrılıyor, ramak kalıyor ve ben hala karar veremiyorum, gibi hissediyorum. Bunu bilmeme rağmen, hala günde yola harcadığım 2 saatimi, beynimin ıvır zıvırlarıyla dolduruyorum.

Metronun camından bakarken, hiçbir şey görmemem bundan! Kaç durak gittiğimi bilmemem, Renkli –Çeşme-Nokta duraklarını her seferinde karıştırıp hiçbir seferinde öğrenemem bundan ! Garip, kararsız, pişman sorulardan… Hepsi beynimin suçu ! Kalbimi seviyorum :)

İplikli Gemilerimiz

3

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Zaman | Posted on 05-09-2009

Etiketler:, , , , , , , , , , , , ,


Pamuk ipliği ne kadar kuvvetli olabilir ki?

Halatlar bile günden güne aşınırken, bir pamuk ipliğinden en fazla ne kadar sıkılık beklersiniz bir gemiyi bağlarken. Geminizi pamuk ipliğiyle karaya bağlayabilir misiniz?

Bunu çok yaparız. Gemilerimiz kıyıya halatlarla değil de, ipliklerle bağlıdır çoğu zaman. Nasıl tutunduğunuza bakmazsınız da, tutunmuş olmak size yeter. Ufak da olsa bir bağ! Bir gün kopacağını adınız kadar iyi bilseniz de, unutmak işinize gelir. Üstünü örtmek kolaydır. Üstünü örtmek, o günü gelmeyecekmiş gibi beklemektir. Hâlbuki gelmesi an meselesidir.

Koskoca engin bir denizde illa o kıytırık limanı istersiniz. Benimsemek böyle bir şeydir. Alışmak böyle bir şeydir. Oradan ayrılmak en çok istediğiniz şey olsa da, ayrılık zamanından korkarsınız. Nerede olduğunuz önemsiz, ama orada olduğunuz önemlidir. Ve dalgalar geçer…

Dalgalı deniz çok eğlencelidir. İçteki çalkantının dışa vurumudur. Bir hazımsızlık, bir çatışma halidir. Huzuru bulmak adına oluşan huzursuzluktur. Ve bu huzursuzlukta, bir gün iplik kopar. İnanılmaz bir rahatlık, biraz gerginlikle birlikte bazen dehşet verici bazen mutluluk salgılayan bir denizde kaldığınızı fark ettiğinizde hiç korkmaz mısınız?

Korkulur elbet. Her seferinde bir halat ararken, pamuk ipliğine bile razı gelirsiniz ihtişamınıza bakmadan.

Ah o özgürlük yok mudur !? Bir denizde hapsedilmiş özgürlük! Alabildiğine uzanan ama bir yerde biteceğini görmediğiniz özgürlük! Ona sahip olduğunuzda hissettiğiniz dinginlik… Ardından gelen coşku… Rotayı belirleme heyecanı… Bir denizde hapsolduğunuzu fark etmeden düşündüğünüz ferahlık…

gemi

Bu düşünceler eşliğinde iskele- sancak terimlerini öğrenmek zorunda kalışınız biraz zorlasa da, aklınıza gelir hiçbir şeyi kolay elde edemediğiniz. Niye bu kolay olsun ki?

Bir barış denizinde yürürken geminiz, bir martının bir balığı yemesiyle üzülürsünüz. Hâlbuki martıların yemeyeceği her balık denizdeki dengeyi bozacak, tehdit edecektir bir şeyleri. Ama hep derim ya, bütünü göremeden parçada sıkışırsınız! Sevinecek yerde üzülmek böyle bir şeydir.

Pamuk ipliği koptuktan sonra, artık rüzgârı hissetmek gerek. Saçlarınızın savruluşuna aldırmadan rüzgâra bakabilmek, kulakların donma ihtimalini elemek, sadece ve sadece o esintiyi hissetmek gerek. Rüzgâr bir kuvvettir, sizi alır bir yöne koyar. Doğa rotanızı belirler. Bunlara inanmak gerek.

Önce biraz hissizlik, ardından biraz özgürlük, ardından yine özgürlük ve ardından özgürlük… Bu muhteşemdir. Bunu hissedenleriniz pamuk ipliklerini atar hayatından. Pamuk iplikleri gereksiz aidiyet demektir. Kopacağını bile bile tutunmaya çalışmak demektir.

Pamuk iplikleri acizliktir. Kıytırık bir limanda, rüzgârın sizi savurmasını beklemeniz demektir. Dalgaların hızlı çarpışından etkilenmek demektir. Özgürlüğe bağlanmak, saçları uçuşturmak demektir.

Gözleriniz sımsıkı kapalıyken buz gibi denize atladıktan sonra, yerdeki kuma değebilme mutluluğu ancak pamuk iplerini koparmakla sağlanabilir. Su yüzüne çıkarmayı başardığınız bir avuç kumsa, öylesine bir şeydir. Elinde tutması da, elinden bırakması da ayrı keyiflidir.

Su yüzüne çıkan bir avuç kum, aslında sadece bir başarı belgesidir. Kıytırık limanlardan ayrılıp da, engin denizi fark edenlere bu belgeden verilir.

Başarı belgesine sahip olmak, bir pamuk ipliğine bakar.

Halbuki hepsi hissedilirdi…

1

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Yazmak | Posted on 22-08-2009

Etiketler:, , , , , , , , ,

Bugün yazacaklarımı bir türlü toparlayamadım. Önce şunu yazdım:

Denizin hafif dalgalarının kıyıdaki taşlara çarpma sesiyle karışık ,daha önce görmediğim birkaç tropik kuşun ötmesini duyarak uyanmak istediğim oldu. Kendimi bulacak sonra duruma göre hayatıma geri dönecektim.

Sonra nedense bu yazdığımdan vazgeçtim ve aklımdan şöyle sahneler geçti:

Güvercin evi diye bir yer varmış. Bütün güvercinlerin evi orasıymış. Bu güvercinler bazen o kadar çok yorulurlarmış ki, bir postayı da yarın götürürüm sahibine diyerek evlerine dönerlermiş. Bir gün ayaklarından çıkardıkları postalar karışmış. Herkese başka başka haberler gitmiş. Kasabada bir karışıklık olmuş. Herkes herkesin içini öğrenmiş. Sevgililer açığa çıkmış. Güvercinler kurulu diğer kuşların içinde küçük düşmüş. Bunu kendilerine yedirememişler ve Graham Bell’e son bir posta götürmüşler. İçinde önemli bir icatın ilhamı varmış…

Bunu da düşündükten sonra biraz abarttığımı fark ettim. Böyle bir hikaye veya masal-her neyse- çok uçuk olurdu. Ortasını bulamayacağımı düşündüm. Yalnızlık veya kalabalık…Bunun bir ortası yok muydu? Sonra şöyle bir şeyler gözümün önünden geçti:

Gayet ciddi bakıyordu. Hayır, kaşları çatılmış değildi. Alnındaki kasları kullanmayı pek sevmiyordu. Yüzünün asık olduğuna dair bir yorum getiremezdim, ilk defa görüyordum. Belki doğası öyle bir adamdı. Yanakları sarkacak kadar çok değildi ama yok da değildi. Henüz traş olduğu belliydi.Saçları kısa ve düzdü. Ve siyahtı, boyanmış gibi, doğal hali olduğu belli olmasına rağmen… Gözlük takması gerekirdi sanki onun. Ama gözlüğü yoktu. Oturduğu koltuğun hemen arkasında kocaman camlar vardı. Tavandan yere kadar. Arkada başka binalar…Önündeki masa camdandı. Masada sadece şu an üzerinde düşündüğünü gördüğüm bir evrak dışında hiçbir şey yoktu. Karşısında bir kadın stresli bir biçimde oturuyordu. Titreyen bacağına engel olamamakla birlikte, konuşursa bir şey diyememekten korkuyordu. Elleri birbirlerine sarılıp duruyor, birbirlerinden kuvvet alıyordu. Rugan çantası,ellerin terleme ihtimaline karşı pek de uygun bir seçim değildi. Arkadaki binaları, cam masanın şeklini, adamın taktığı kol düğmelerinin rengini bilmediğine emindim. Gözü hiçbir şey görmüyordu. O hala başka şeyler peşindeydi. O sırada cam kapının dışında telaşlı birisinin koşuşu duyuldu. Kadınla adam göz göze geldiler. Ortam çok stresliydi.

Bu seferki hikayemde iki -ya da koşan kadınla birlikte üç- kişilik bir ortam yarattım. Her iki tarafın da konuştuğuna şahit olmadım ama tavırlarından o an ne hissettiklerini anladım. O paragrafı okuyan herkes ortamın gergin olduğunu hissetmiştir…

Şimdiye kadar aklımdan geçenler ya çok yalnız, ya çok masalsı ve kalabalık, ya da uygun bir kalabalık olmasına rağmen sessiz ortamlardı. Herhangi birinin devamı bu yazının asıl amacını üretmiyordu. Biraz da konuşmalı bir şeyler düşüneyim dedim, bu sefer gözleri başka biçimde konuştuğu halde ağızlarından farklı kelimeler çıkabilecek insanlar geldi. Sonuçta böyle bir konuşmayı yazmayı uygun görmedim.

Her yönüyle bir derya denize ulaşabilecek kadar söylenebilecek şey varken ,hangi birini nasıl yazsam da, nasıl birleştirsem de, fikrimi anlatabilsem diye düşündüm durdum.

Aklımdan ilk geçen biraz yalnızlıktı. İnsansız biraz zaman. Kafayı toplayabilecek kadar en azından… Fark ettim ki, yalnızlık sıkıcı olurdu bir müddet sonra. Üstelik şu an hayatımda olan bir çok insandan, bir çok lezzetli tat almıştım. Bunlar vazgeçilemez şeylerdi. Hayatta insanlar vardı ve bir şekilde iletişim kurulmalıydı.

Bunu çoook eski insanlar da düşünmüşlerdi. Ne telefon, ne bilgisayar vardı. Bunları geçtim, postane kavramı yoktu. Yazı icat edilmiş olabilirdi ama yazışma yoktu. Bir zamanlar güvercinler evi vardı belki gerçekten de. Buradan bir sonuca ulaşılabilir,”Birisi bir şeyi gerçekten istiyorsa, bunu kesinlikle ve kesinlikle elde eder”. Güvercinle haber yollamak, ilk duyana biraz komik değil mi? Ya güvercini eğitmeyi kim önce düşündü? Haberleşmeyi çok isteyen birisi ! Sert duvarları yıkacak kadar uçuk düşünceleri olan birisi.

İnsanlarla iletişime geçerek güzel ilişkiler kurulabilirdi. İletişime geçmek her zaman bir araçla olmazdı. İnsan ne hissediyorsa bunu karşısındaki anlayabilirdi. Kalpler arasında bilinmeyen bir bağlantı vardı. Stres, hüzün,mutluluk…Hepsi hissedilirdi. Bunu unuttuk.

Dünya’nın insan ilişkileri üzerine kurulmuş olduğunu göremeyecek kadar ayrı frekanslara geçmişiz şimdi. Birinden haber bekleriz ama ne e-postalarımızda görürüz ne telefonumuz çalar. Haberleri vücudumuz verir. Ya gözümüz seğirir, ya hıçkırık tutar…

İnsanlarla ilişkimiz bir gözümüzün seğirmesine, ya da bir hıçkırık tutmasına bakar. Koskoca dünya böyle anlaşır.

Uses wordpress plugins developed by www.wpdevelop.com