Bir Gün Don Kişot Olacak

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım | Posted on 20-10-2009

Etiketler:, , ,

Ne bileyim ben. Bir şeyler yazasım var ama yazamadım nedense günlerdir.

İki akşamdır bir boş Word dokümanı açıp, ona yarım saat dolu düşüncelerle bakıp, kapattım. İnsan düşüncelerini bilmez mi hiç?  Bilemedim ama. Belki de istediğim şekilde söylemeyi bilemedim.

Hep korkak biri oldum. Zayıf noktalarımı bu şekilde duyurmak istemezdim ama.:) Belki de zihnimde “korkmak” fiiline başka bir anlam yükledim, “olağan dışı hal veya hareket”.

Düpedüz yaşamaya öyle alışmışım ki(…); hiç heyecansız, her günü öncekinin aynı olan, değişiklikten korkan, değişiklik olmasın diye üstün çaba sarf eden biri olup çıkıvermişim. Bir zamanlar dünyadaki her kitabı okumak, her müziği dinlemek, her yeri gezmek isterken, hatta ve hatta her türlü çılgınlığın içinde kendimi hayal ederken; şimdi baktığımda hayatımda yaptığım en çılgın şey olarak ilkokul veda gecesindeki Banu Alkan taklidimin gözüme çarpması da beni korkuturken, sadece korkabiliyorum.

Hâlbuki sessiz sedasız oturan kız, etrafını izlemeye bayılırmış. İncelemeleri onda öyle bir yetenek geliştirmiş. O dönemler tiyatrocu bile olmak istemiş. :) Ne var ki korkmuş! Gözlemlerini ancak yazarak dışa vurmaya başlamış. Bazen yazamayacak gibi hissetmesi de onu korkutmuş. Yazmazsa nasıl dökermiş içindekileri?

Bu kadar yazdıktan sonra, “Hiçbir şeyden korkmuyorum “ desem, komik mi olur? Biraz anlam kayması yaptığım fark edilir mi korkusu taşısam da, beni anladığını düşünüyorum. ( ;) )Önüme gelecek şeylerden korkmuyorum. Hayatı olduğu gibi karşılamak gereği… Başka hayatları düşünerek ders alma gereği…

Ama galiba, yine de biraz korkuyorum :) . Bu kadar kelime tekrarı yapmak hoşuma gitmese de, içinde bulunduğum kararsızlığımdan da korkuyorum ve bunu yenemeyecek olmaktan…

Karanlıktan korkmuyorum, yüksekten korkmuyorum, köpekten korkmuyorum. Ben kendimden korkuyorum!

Düşündüklerimi yapabilirsem eğer, oluşacak benle gurur duyuyorum. Ama ondan çekiniyorum. Böyle giderse, korkmaya devam ediyorum yalnızca.

…ve korkum bitmesin diye korkmaya devam ediyorum. Değişiklik korkutur çünkü!

Buna çare aradım, korkmaktan sıkıldım. Rahatça korkmak istedim daha doğrusu. Bunun için kendime şöyle bir şey geliştirdim:

korku

Bunun içinde huzura kavuştum. Bununla rahatım. Bu, beni tüm korkularımdan sıyırıverdi. Bu beni hayattan izole etti.

Şimdi bunun içinden bakıyorum. Evet, çok zevkli. Dertsiz… Bunun içinde kendimi fark ediyorum. “Korkularımdan sıyrıldığımda ben ne düşünüyorum ?” ‘ a güzel bir cevap arıyorum ;)

Cevabımı en kısa zamanda bulacağım ;) Gerçekten, öyle hissediyorum. Bir gün Don Kişot gibi olacağım, korku benden korkacak ;)

Hissediyorum ;)

Pek yakında…

Gerçekten ;)

Görüşürüz…

İplikli Gemilerimiz

3

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Zaman | Posted on 05-09-2009

Etiketler:, , , , , , , , , , , , ,


Pamuk ipliği ne kadar kuvvetli olabilir ki?

Halatlar bile günden güne aşınırken, bir pamuk ipliğinden en fazla ne kadar sıkılık beklersiniz bir gemiyi bağlarken. Geminizi pamuk ipliğiyle karaya bağlayabilir misiniz?

Bunu çok yaparız. Gemilerimiz kıyıya halatlarla değil de, ipliklerle bağlıdır çoğu zaman. Nasıl tutunduğunuza bakmazsınız da, tutunmuş olmak size yeter. Ufak da olsa bir bağ! Bir gün kopacağını adınız kadar iyi bilseniz de, unutmak işinize gelir. Üstünü örtmek kolaydır. Üstünü örtmek, o günü gelmeyecekmiş gibi beklemektir. Hâlbuki gelmesi an meselesidir.

Koskoca engin bir denizde illa o kıytırık limanı istersiniz. Benimsemek böyle bir şeydir. Alışmak böyle bir şeydir. Oradan ayrılmak en çok istediğiniz şey olsa da, ayrılık zamanından korkarsınız. Nerede olduğunuz önemsiz, ama orada olduğunuz önemlidir. Ve dalgalar geçer…

Dalgalı deniz çok eğlencelidir. İçteki çalkantının dışa vurumudur. Bir hazımsızlık, bir çatışma halidir. Huzuru bulmak adına oluşan huzursuzluktur. Ve bu huzursuzlukta, bir gün iplik kopar. İnanılmaz bir rahatlık, biraz gerginlikle birlikte bazen dehşet verici bazen mutluluk salgılayan bir denizde kaldığınızı fark ettiğinizde hiç korkmaz mısınız?

Korkulur elbet. Her seferinde bir halat ararken, pamuk ipliğine bile razı gelirsiniz ihtişamınıza bakmadan.

Ah o özgürlük yok mudur !? Bir denizde hapsedilmiş özgürlük! Alabildiğine uzanan ama bir yerde biteceğini görmediğiniz özgürlük! Ona sahip olduğunuzda hissettiğiniz dinginlik… Ardından gelen coşku… Rotayı belirleme heyecanı… Bir denizde hapsolduğunuzu fark etmeden düşündüğünüz ferahlık…

gemi

Bu düşünceler eşliğinde iskele- sancak terimlerini öğrenmek zorunda kalışınız biraz zorlasa da, aklınıza gelir hiçbir şeyi kolay elde edemediğiniz. Niye bu kolay olsun ki?

Bir barış denizinde yürürken geminiz, bir martının bir balığı yemesiyle üzülürsünüz. Hâlbuki martıların yemeyeceği her balık denizdeki dengeyi bozacak, tehdit edecektir bir şeyleri. Ama hep derim ya, bütünü göremeden parçada sıkışırsınız! Sevinecek yerde üzülmek böyle bir şeydir.

Pamuk ipliği koptuktan sonra, artık rüzgârı hissetmek gerek. Saçlarınızın savruluşuna aldırmadan rüzgâra bakabilmek, kulakların donma ihtimalini elemek, sadece ve sadece o esintiyi hissetmek gerek. Rüzgâr bir kuvvettir, sizi alır bir yöne koyar. Doğa rotanızı belirler. Bunlara inanmak gerek.

Önce biraz hissizlik, ardından biraz özgürlük, ardından yine özgürlük ve ardından özgürlük… Bu muhteşemdir. Bunu hissedenleriniz pamuk ipliklerini atar hayatından. Pamuk iplikleri gereksiz aidiyet demektir. Kopacağını bile bile tutunmaya çalışmak demektir.

Pamuk iplikleri acizliktir. Kıytırık bir limanda, rüzgârın sizi savurmasını beklemeniz demektir. Dalgaların hızlı çarpışından etkilenmek demektir. Özgürlüğe bağlanmak, saçları uçuşturmak demektir.

Gözleriniz sımsıkı kapalıyken buz gibi denize atladıktan sonra, yerdeki kuma değebilme mutluluğu ancak pamuk iplerini koparmakla sağlanabilir. Su yüzüne çıkarmayı başardığınız bir avuç kumsa, öylesine bir şeydir. Elinde tutması da, elinden bırakması da ayrı keyiflidir.

Su yüzüne çıkan bir avuç kum, aslında sadece bir başarı belgesidir. Kıytırık limanlardan ayrılıp da, engin denizi fark edenlere bu belgeden verilir.

Başarı belgesine sahip olmak, bir pamuk ipliğine bakar.

Ne Soracağını Sormak

2

Posted by Gülügül | Posted in Misafircilik | Posted on 03-09-2009

Etiketler:, , , ,

Okuyacağınız yazı Umut’a ait; bana değil ! Bloglarda misafirciliği pek sevdik biz… :) Keyifle okumanız dileğiyle !

“Ne soracağını beklediğini sormak” ilginç bir soru çeşidi cidden.

Bana bir soru sor, cevabını bloguna yazı olarak yazayım demiştim, “Uyanmak” yazısını yazdığımda aslında.

Ama bir soru gelmemişti, kararsızlık böyle bir şey işte… Aynısını birkaç gün önce tekrar yaptık. Bir soru sor dedim Gül’e, onun hakkında bir yazı yazayım. Sorusu şu oldu:

“Geçen sefer benden hangi soruyu sormamı bekliyordun?”

Soruyu algılaması bile beş dakika alıyor değil mi? :)

İlk beklediğim, bir kararsızlık örneğiydi. Doğru da tahmin etmişim. :) Yavaştan tanımaya mı başlıyorum seni, ne…

Ama eğer bir soru soracak olsaydın, çok ama çok büyük bir ihtimalle çocukluğumla ilgili bir şey sorardın. “Küçükken ne olmak isterdin?” iyi bir soru olurdu ama bunu zaten biliyorsun. Bir ilkokul anımı anlatmam, çocukluktan aklımda kalan, hatırladığım ve beni etkileyen en net şeyin ne olduğu, ilk aşkımın kim olduğu, Antalya dışında nereleri gördüğüm ya da buna benzer bir şey olurdu ilk tahminim.

Üniversite yaşamıyla veya günümüzle ilgili bir soru soracağını sanmıyorum. Hep diğerlerinin yanında biraz sönük kalır, hem de, hmm, hiç bilmediğin bir şey var mı acaba? :D

E “atom fiziği”ni saymazsak, “Ne olacak bu Türkiye’nin hali?” muhabbeti de yapmayacağımıza göre blogda, geriye bir tek çocukluk kalıyor…

Şimdi ben de merak ettim: Sahiden, ilk aklından geçen soru ne olmuştu?

Başlıca İçeceğimiz : Su

2

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim | Posted on 07-08-2009

Etiketler:, , ,

Su gibi olmak istiyorum.

Rengim olmasın. Kimse rengime aldanmasın. Beni istemelerinin sebebi, ihtiyaçları olsun. İçlerinden bir ses bensiz yapamayacaklarını söylesin. Sürekli beynini yiyip bitirsin. Birkaç saatte bir aklına geleyim. Öyle ki günde en az 5 bardak içileyim. Rengime aldanırlarsa olmaz. Çünkü renkler aldatır.

Değerli olayım, hem de çok. Boşu boşuna akıp gitmeme kimse izin vermesin. Ben olmayınca, ne gibi duruma düşeceklerini önceden anlayıp ona göre tedbir alsınlar. Benim için önemli değil ama onlar üzülmesinler. Sular kesilince moralleri bozuluyorsa, musluğa da güven olmayacağını bilsinler. Vanayı çevirmek, bazen suyun akmasına yetecek bir güç değildir.

Akışkan olayım. Moleküllerim birbirleri üzerinden kaysın ki, yerimde duramayayım. Tembel tembel oturmayayım. Hareketleneyim. Hayatın farkına varayım. Hayatın kendisi olduğumu da fark edeyim bu arada. Beni ellerinde tutmak istiyorlarsa bir kaba ihtiyacım olduğunu bilsinler. Belli kurallar çerçevesinde hareket ettiğimi anlasınlar. Kurallarıma uyacaklarsa, buyursunlar hayatıma. Bir kap yoksa, durmak istesem de duramam ki. Benim doğama aykırı! Bazen bir avuç bile yetecekken durmama , sadece bakmanın işe yaramayacağını anlasınlar. Yoksa akıp giderim zaten. Kafam nereye eserse, yol nereye götürürse…

Normal hava şartlarında sıvı olayım. Hayat zaten katı. Gaz olup uçmak da pek hoş değil. Orta karar olmak iyidir. Sınırlar biraz risklidir. Soğukluk hissedersem buz olurum orası ayrı veya aşırı bir sıcaklıkta uçuveririm. Sonra yağmur olarak dönmeyeceğimi garanti edemem. =)


Sonra, sabredince her şeyi kolaycacık yapabileyim. Taşı bile deleyim. Böyle olduğum için hakkımda atasözleri türetilsin. Benden örnekler verilsin. Bu sıvı haliyle, katı hayatın üstesinden geldi desinler. Desinler de desinler. Sözlüğümde, sabrın bir karşılığı olsun. Sabırsızlığın anlamı olması ne garip !

Şeffaflığım konuşulsun. İçimin dışımın bir olduğu bilinsin. Bana nereden bakarlarsa baksınlar, aynı şeyi görsünler. Bir şey gizleyemeyeceğim aşikar değil mi ?! Bir bardakta duruyorsam, bana bakış açıları hayata bakış açılarını yansıtsın. Kimi doluyu görsün, kimi boşu görsün. Benim dolu kısımda bulunduğumu bilsinler.

İçimde yakıcı ve yanıcı bileşenler olduğu halde, söndürücü olduğumu, kendimi kamufle ettiğimi bilsinler. Suyum ben sonuçta. Çok akıma maruz kalırsam, öyle ki aşırı elektrik akımı beni bileşenlerime ayırırsa, ayrılırım. Garanti veremem. Ona göre ! :) )

Hayatın kaynağı ben olayım. Beni gördüklerine sevinsinler. Çiçekler açsın benim yardımımla, otlar dikleşsin. Bir balık yaşasın. Bir kedi içsin ferahlasın. Benimle akşamüstü beş çayları yapılsın. Akşam kahveleri içilsin. Her türlü keyfin içinde olayım. Bir limonatayı soğutayım ya da bir çikolatayı eriteyim, benmari usulü tatlılar yapılsın ;)

Beni pek tanımayanlara, örneğin çöldekilere, dolaylı yoldan yardımcı olayım. Orda su deposu hörgüçleri olan develer ve yine su deposu gibi kaktüsler olsun.

Beni tanıyanlar, güller yetiştirsinler. Yetiştirilen gülleri üstüme alınmalıyım burada. Ben yetiştireyim ;)

Yetiştirdiğim güllerin kokusu mis gibi olsun, rengi görülmemiş olsun, teni yumuşacık olsun, dikeni de olsun. Lazım olursa korusun kendini, batırsın dikenini.

Sonra o gülü kim tanırsa, belki hayatına başka bir koku katar. Belki o koku, aranılan kokudur.
Aradığınız kokuyu bulmanız dileğiyle ;)

Galileo, bendensin !

4

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar | Posted on 30-07-2009

Etiketler:, , , ,

Havanın sıcaklığından ne yapacağımızı şaşırdık tabi. Ben de geçen geceyi salonda geçireyim demiştim. Yerdeki yastığımı şöyle düzeltip, uykuya dalıp dalamayacağımı kendi içimde bir bahis konusu yaparken sesleri dinlemeye başladım.

Önce “Vııııın!” diye bir araba geçti. Saatte kaç km. hızla gecenin bir köründe yol alıyordu. Nereye gidiyor, ne yapıyor bilemem. Fikir yürütüyorum onun yerine. Bence birine ya da bir şeye kızmıştı. Öyle bir hırslanmış ki, o sesi duymayanlara tarif edemeyeceğim galiba. Ne kadar hız yaparsa, o kadar rahatlıyordu sanki. Bunları düşünürken aklımdan, “aynı zamanda” insanların ne kadar farklı duygular yaşayabileceği de geçti. Dünya böyle bir şeydi. Hep duyardım da, örneğini ben ilk defa yaşadım galiba. Ben uyumaya çalışırken, birileri sinirliydi, birileri de hırslıydı.

Bu düşünceler içinde ufacık bir zaman diliminde kendimden geçmişim. Bahis tek taraflı olunca, kazanıp kaybettiğini anlamak da güçmüş. Uykuya daldım ama kazandım mı kaybettim mi bilemedim. Genelde, “Eğer uykuya dalarsam, şöyle şöyle böyle böyle olsun.” diyerek batıl şeyler uydursam da, uyanınca “Ama 15 dakika geçmiş. Uykuya dalmış sayılır mıyım? Dileğim olacak mı yani?” de diyorum. Kısacası kendimle çelişiyorum.

Neyse beni 15 dakikalık uykumdan uyandıran bir başka arabaydı. Sesi sonuna kadar açılmış “Dum Tıs..Dum Tıs..!” ritimleri sanki saatte 10 km. hızla gidiyordu. Önceki araba tavşansa, bu araba kaplumbağaydı. İçinde mutlu birileri vardı sanki. Eğlenmeye doymamışlardı. Arabada devam ediyorlardı. Kendilerinden taşan, üstlerinden başlarından dökülen neşe başkalarına da bulaşsın istiyorlardı. O saatte kimse uyumasın, onlara eşlik etsindi sanki. İşte ben uykumdan uyanmış da yeni bahislere oynarken, birileri mutluydu, birileri de neşe saçıyordu.

Yeni dileğimi tuttum. Bu sefer bir de şart koydum. Eğer 10 dakika içinde uykuya dalabilirsem bir şeyler gerçekleşecekti. Kazansam kaybedeceğim, kaybetsem kazanacağım belli olmasa da, hem kazanıp hem kaybetsem de uykuya daldım. Bu seferki biraz daha uzun bir süreydi. Yaklaşık 2 saatlik uykudan sonra sıkıntı içinde uyandım. Kâbus görmüştüm.

Uyandım da, dışarıda bir kavga vardı. Yerimden kalkmadan dinlemeye çalıştım. Altıncı kattan anlaması çok güçtü. Sonuçta da anlayamadım zaten. O sırada birbirlerine bu kadar bağırmalarına değecek şeyin ne olduğunu düşündüm. Bir akışa girip de birbirimize hızla bir şeyleri anlatmaya çalıştık hepimiz. Değdi mi acaba? O akışın dışındaki bir insana göre çok boş ve gereksiz bir şeymiş. Hiç hoş değilmiş. Bunların farkına vardım. Hiçbir şeyin hiçbir şeye değmeyeceğini de anladım. İşte benim kâbus gördüğüm ve sıkıntıyla uyandığım sıralarda, birileri dövüşüyorlardı, birileri kavga ediyordu, birileri de bomboş şeyler için birbirine kızıp bağırıyordu.
Artık salonda yatmanın pek de iyi bir fikir olmadığını öğrendiğimde çok geçti. Odama gidemeyecek kadar bitkin ve isteksizdim. Yeni dilek tutmaya bile isteksizdim. Zaten kâbusun etkisindeydim. Üzgündüm. Yeniden uyumama fırsat kalmadan ambulans geçti.

Her ambulans geçtiğinde üzülüyorum zaten. Zaten de üzgündüm. Böyle bir şeyler yaşadım işte. Üzüntülü zamanlar… İçindeki insanın çok ağır bir durumu olmaması için dua ettim. Ambulansın içini hayal ettim. Sağlık ekiplerinin soğukkanlılığı gözümün önüne geldi. Sıcakkanlı birisi olarak irkildim. J Sonra ambulansın önünde oturan yakınını düşündüm. Hali çok kötüydü. İnsan duygusal olarak çöker zaten. Fiziksel olan şeyler önemli değildir pek gözümde. Ambulansın ön koltuğundaki kişinin dualarına eşlik ettim. Sabahın 4’ünde ambulansın neden siren çaldığını da merak ettim. Belki de yol kalabalıktı.

Bu düşünceler içinde aklımdan geçenler, ben uyumaya çalışırken birileri hayatta kalmaya çalışıyordu, birileri üzgündü, birileri soğukkanlıydı, birileri de duygusal olarak çökmüştü.

Etrafı izlemeye, kendi kendime yorum yapmaya bayılırım ancak, geçen gece ilk defa seslerle izledim etrafı. Değişik bir eylem, zaman zaman hoşuma gitmesine rağmen, zaman zaman sıkıldım. Görmediğim şeyler, aslında beynimin uydurduklarıydı. Duyduğum şeylere göre bir şeyler gördüm işte.

Sabah olmaya yakındı. Dünya dönmüştü işte. Kendi çevresinde bir tur daha attı. Bu arada bir de ezanı duydum. Bu sefer uyuyabilmek için dua ettim. Duam kabul oldu :)
Ben yatakta debelenirken birileri mutluydu, birileri üzgündü. Birileri gülerken birileri ağlayabiliyordu. Dünyanın yuvarlak olduğuna en büyük kanıt buydu. Yazık oldu, Galileo’ya kimse inanmadı!

Saygılar efendim :)

ELMA !

0

Posted by Gülügül | Posted in Yazmak | Posted on 20-07-2009

Etiketler:, , , ,

Sadece 29 harf var elimde. Söyleyeceklerim ne kadar fazla olabilir ki! Hadi noktalama işaretlerini de duygularımı ifade etmek için kullandığımı düşüneyim.Kombinasyon kaç tane daha artar? En fazla kaç kelimeyi, nasıl anlamlı bir şekilde bir araya getirir de, beni ifade etmesini sağlayabilrim? Ya da seni? Bu nasıl sağlanır? Çok zor.

Yazmanın çok zor bir iş olduğuna karar verdim. Yaptığım biraz delilik! Konuşurken hadi gözün yardım eder bakışınla, ses tonun yardım eder, elin kolun da durmaz belki. Tüm varlığınla bir şeyler anlatmaya çalışırken bile, anlaşılamıyorsan istediğin gibi yanlış yolda değilsin. Bu böyle, bunu anladım! Kendime soruyorum, “Pardon da hangi akla hizmet, ne anlatacaksın canikom ?”

Şimdi bazen canım sıkılıyor, yapabileceğim en mantıklı şey yazmak oluyor. Bu sefer ne yazacağım derdi oluyor. Hadi ne yazacağıma karar versem, nasıl yazarım diye düşünmeye başlıyorum.

Yazarken ne yazacağımı bilmeden, içgüdüsel bir durum yaşıyorum. Önceleri ,bir şekilde bir kalem-kağıt bulurdum, şimdi genelde klavyem yardımcı oluyor. Küçükken babama daktilo aldırmıştım. Daha küçükken bir A4 kağıdını ikiye bölüp, o iki sayfayı da ortasından zımbalayarak 4 sayfalık bir gazete çıkarıyordum evde. Daha eskisini hatırlayamıyorum. =) Ama hiçbir zaman düşünüp de yazamadım, bu çok kötü. :( Nasıl oluyor anlamıyorum ben. Ne yazacağımı bilmeden ben, elim nasıl yazıyor, parmağım hangi tuşa basacağını nerden biliyor?

Beynim elime emir verdiğine göre, beynime emir verenin kim olduğunu çok merak ediyorum. Bir an önce çıksın ortaya bence. Belki direk kendisiyle iletişim kurmak istiyorum, nereden biliyor? Çıksın işte, onu istiyorum! “Elma!!” Kaç sefer daha elma demem gerek?

Bir satır sonra ne yazacağımı, neden bahsedeceğimi genelde bilmediğimden; arada bazen birkaç satır önceden devam etmek gerekebiliyor şimdi olacağı gibi. Anahtar kelime,”Daktilo!”

Daktilom, yatağımın altında duruyor. Onu kimseye vermem. Ben daha ilkokuldaydım, hem “Çat..Çat” sesleri hoşuma gidiyordu , planım zaten yazmaktı. Teknolojinin gelişmeye başladığı dönemde, ne bileyim ben, ben ilkokuldayken en azından kasetler vardı, atari vardı, cep telefonu yeni trend olmaya başlamıştı belki, bazı evlerde bilgisayar bile vardı. Hadi teknolojiyi takip edemedik diyelim, tekerlek icat edildiğinden beri bisiklet vardır herhalde. Normal bir çocuğun istekleri bunlar olabilirdi. Anormal bir çocuğun isteği ise adı artık antikalar listesinde görülebilecek – ve bingo ! anahtar kelime buraya gelecek- daktilo!

Ben anormal bir çocuktum. Bisiklete binmeyi öğrenmedim, içimde kaldı. Annemler bana zorla bisiklet aldılar, ama başka çocuklar bindi bisikletime. Topum olsun istemedim. Daha elimde tutmayı bile beceremem. Ben sadece daktilo istedim. Hem de ısrarla. Piyasada olmadığını öğrendiğim halde, var olduğu inancıyla tutturdum.

Öyle ki, bir gün babacığım beni dinlemektense, Kemeraltındaki eski dükkanlara sorup soruşturup, bir yerlerde bulabilmeyi umut etmiş, sabahın köründe evden adımını atarak, belki de rahata kavuşmuştu. İzmir’de yazdı. Hava 40 dereceydi. Babam Kemeraltı sokaklarında, bense o saatlerde sıcaktan yanan evin balkonunda kavrulmaktaydık. Gözlerim bir müddet sonra aşırı ışığa duyarlı hale geldiğinden annemin gözlüğünü taktım. O gün öğleden sonraya kadar, hareket etmeden evin balkonunda bekledim. Babam kan ter içinde kalmıştı. Annem de bitmişti benim sayemde.Onlara biraz eziyet ettim.

Babam geldi. Elinde daktilo vardı. Daktilom vardı! Ona sarıldım sarıldım öptüm. Daktilo poşetinden çıktı. Hayalimdekinden güzel ve yeniydi. Kullanımını öğrendim ve o gün ve ertesi gün gün boyu yazdım. Biraz mükemmeliyetçi olmam, herhangi bir hatada üstüne başka harf basmayı kendime yedirememiş olmam,yeni kağıda geçme,eskileri tekrar yazma, alışkın olmadığım için hızlı yazamamam ve bunun gibi sebeplerden ötürü daktilonun kullanımını günden güne azalttım. :(

Ben daktilomla pek yazı yazmadım. Daktilomu pek kullanmadım. Yazana kadar diyeceklerimi unutuyordum. Düşünerek yazı yazmayı çok denedim. Her defasında çevremdekilere ne yazsam diye sordum. Hiçbirinde de onları dinlemedim. Kafama ne eserse, o an içimden ne gelirse yazdım. Denilenler kafamda bir şeyler çağrıştırırsa onu yazdım. Bir satır öncesinden, bir satır sonra diyeceklerim belli olmadığından, içimdeki isimsiz kahramana kaç sefer “Elma!” demiş olmama rağmen kendisiyle henüz iletişime geçememiş olmamdan, hızlı yazmam gerek. Diyeceğimi unutmamam gerek. Çünkü beynimde bir yerde durmuyorlar.

Daktilomla hızlı yazamadım. Daktilomla yazı yazamadım. Daktilomu kullanamadım. :( Daktiloma haksızlık ettim, babama haksızlık ettim, anneme haksızlık ettim. Belki başka bir hırs geldi içime, orasını bilemiyorum. Belki o , içimdeki isimsiz kahramanın kulaklarını tıkadı. Ne kadar “ELMA !” desem de boooş.

Daktilom yatağımın altında durur. Beyazdır. “F” harfini tam basamaz. Hızlı yazmaya çalışırsan, mekanizmasındaki kolları karışır, harfler birbirine girer. Daktilom temizdir.Dikkatli kullanılmalıdır. Çok özeldir. Onu kimseye vermem.

Daktilomla yazı yazmadım ben hiç!

Uses wordpress plugins developed by www.wpdevelop.com