Bugün Minik Bir Konuğum Vaar! Çünkü 23 Nisaan…

2

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Misafircilik, Önemli Günler | Posted on 23-04-2010

Etiketler:, , , , , , ,

Bir varmış bir yokmuş. Günlerden bir gün sarışın bir çocuk, kocamaaan bir güneşe dönüşüvermiş. Kahramanlık öykülerinden çıkıp da benim masalıma girmiş. Ülkesi için yapmayacağı fedakarlık, girmeyeceği savaş yokmuş. Herkes onu çok sever, onu bir kerecik görebilmek için neler vermezmiş. Emrindeki askerler, fakir ülkenin cesur gençleri, bir parça ekmek bulamadan savaşırmış. Çünkü bu güneşe çok güvenirlermiş. Ona inanırlarmış.

Az gitmişler, uz gitmişler, her türlü felaketin üstünden zaferle çıkmayı bilmişler. Koskocaman bir milleti tekrar ayağa kaldırmışlar. Hem de çok güçlü bir şekilde. Ulusal egemenliğe sahip olarak!

Millet öyle bir sevinmiş, öyle mutlu olmuş ki. Zaten çok sevdiği güneşlerini, daha da göklere çıkarmışlar. Çünkü değer verildiklerini hissetmişler. İyi ki de güvenmişler. O günü kutlamaya karar vermişler. Herkes çocuklar kadar mutluymuş, çocukların da bu günü unutmamaları gerekmiş. Güneş, bu bayramı çocuk bayramı olarak ilan etmeye karar vermiş. O gün çocuklar büyük, büyükler çocuk olurlarmış.

Masalıma biraz ara vereceğim. Bu arada bir de resim çizmeye karar verdim. Bu bayram ben de çocuk olayım dedim.

Önce sayfamın tam da orta yerine kocaman bir güneş çizmeyi uygun buluyorum. Sarı olmalı. Işınları büyüklü küçüklü yer yüzüne ulaşmalı. Bir bahar havasını yansıtmalı.

Sonra pastel boyalarıma bakıyorum. Mmm, yeşili beğendim. Bu yeşilden bir çocuk çizeceğim. Kağıdımın biraz soluna doğru dursun. Çünkü 2 kişiyi daha çizmek istiyorum. Yuvarlak bir kafa çizdim. Eveet, bir uzun çizgi bedeni olsun, kolları ve bacakları da tamam. Suratına gözleri temsilen 2 nokta ve gülen bir ağız çiziyorum. Mutlu bir çocuk olmalı bu. Aa, hatta bunun adı Mete! Belki de Mete benim, emin değilim.

Bir renk daha alayım. Şimdi Pınar’ı çizmeliyim. Pınar benden daha küçük. Ve kız olduğundan ona pembeyi yakıştırıyorum. O da resim çizmiş. Elinde kağıdını tutuyor. Benim resmim bitsin, onunkine de bakacağım. Pınar gerçekten çok güzel. =) Saçları da düz. Onları da çizdim.

Şimdi çocuklardan birini değil, büyüklerden birini çizeceğim. Güneş gibi sarı o da. Onu fikirlerini benimsemiş olmalı. Saçları dalgalı. O da gülüyor.

Resmimi bitirdim. Resmimin güzel olmasına özellikle dikkat ettim, çünkü bunu 23 Nisan için çiziyorum. Tohum Otizm Vakfı’na üyeyiz. Oraya yollayacağım. Anneme, babama, öğretmenime gösterdim, onlar da çok beğendiler.

Ben de çok beğendim! Resmin büyüğüne, *buraya basarak* ulaşabilirsiniz.

Kadere inanır mısınız bilmem. Ben inanırım, hem kadere, hem de kaderi bizim çizdiğimize…

Resim gibi! Boyalarla…

Kendi çizdiğimiz şeyi, değiştirebiliriz de pekala! Mükemmel bir şey olmasa da, her geçen gün, bir öncekinden daha güzel bir şeyler çizebiliriz. Geleceği resmedebiliriz belki.

Bugün bir minikle kesişti yolum. Kim olduğunu, adını, kaç yaşında olduğunu bilmiyorum. Hayallerini bilmiyorum. Kendisini görmedim. Bir projede birleşiverdik. “23 Nisan’da bu blog benim!” projenin adı. Daha çok çocuğun sesini daha çok yollardan nasıl duyurabiliriz demişler, çok da iyi etmişler. Buna dahil olmaktan çok mutluyum. İşte yukarıdaki resim de ona ait. Benim köşemi şenlendirdi bugün.

Ona çok teşekkür ediyorum.

Bu projeyi yapanlara ve destek veren Tohum Otizm Vakfına ve Unicef’e de teşekkür ediyorum. İyi ki düşünmüşsünüz de burada buluşmuşuz.

Ve tabii ki her şeyden önce masal kahramanım, güneşim, yolum olan Atam’a sonsuz saygılarımı iletiyorum. İyi ki bu topraklarda doğmuşsun sevgili güneşimiz!

23 Nisan hepimize kutlu olsun. Ulusal Egemenliğimiz ve Çocuklarımızın Bayramı kutlu olsun!

Nice 23 Nisan’lara, hep birlikte.

Haydi o zaman eğlenelim. Ben kendi kendime şarkı söyledim ve kaydettim mesela bu 23 Nisan’da. Bunu dinledikten sonra yeterince güleceksiniz eminim. =)=)

Her şeyi göze aldım, Çocuk Bayramı’na sığındım çocuk oldum. Buyrun buradan efendim, sevgili Nil Karaibrahimgil’in şarkısı çalarken, ben de üstünde saçmalıyorum biraz.

İyi dinlemeler!

nil gül ben aptal mıyım !

Adım Keriman

0

Posted by Gülügül | Posted in Önemli Günler | Posted on 08-11-2009

Etiketler:, ,

Bugün 9 Kasım.

Ben şimdiki ben değilim. Adım Keriman. 1917 doğumluyum. Şu anda 21 yaşındayım.

Yarından endişeliyim. İçimde garip bir huzursuzluk var. Güleyim diyorum, düşünceler içinde gülebiliyorum sadece. Olmuyor.

Şu anda İstanbul üniversitesi, Hukuk bölümünde okuyorum. Derslerimle ve memleket meseleleriyle o kadar ilgiliyim ki hocalarımın dikkatini çektim. Stajımı hayal ettiğim yerde, Mustafa Kemal’in avukatının yanında yapıyorum. Kıskanılacak bir mevkideyim. Yakınlarım gurur duyuyorlar.

Mustafa Kemal’le konuşma fırsatını yakaladım. Hatta ve hatta birkaç kez. Elimi nereye koyacağımı bilemedim, kambur mu duruyorum diye endişelendim, dilim dolanacak diye korktum. Her seferinde de gayet düzgün bir biçimde düşüncelerimi dile getirdiğimi fark edince gururlandım. Onun fikirlerini onun ağzından dinlemek ne kadar heyecan vericiyse, gözlerine bakmak bir o kadar huzur vericiydi.

Zaman içinde fikir alış verişlerimiz arttı. Onunla o kadar büyüdüm ki! Bana kızı gibi samimi davrandı. Yurt dışına gidip eğitimimi sürdürmek ve ülkemi tanıtmak için çeşitli temaslarda bulundu. Onu ziyaret etmek ve düşünceleri konuşturmak en sevdiğim aktivite olup çıkıvermişti. Konuştukça rahatlıyordum.

Bugün onu ziyaret etmeye gidiyorum yine. En son gördüğümde baya sıkıntı çekiyordu, ağrıları vardı. Onu görmeliydim. Derslere gitmedim, onun yanına gittim.

Beni gördüğüne sevinmiş olsa da, daha 3 gün önce görüştüğümüzü bahane ederek, niye derslere girmediğimi ve yanına gittiğimi sordu. Cevap veremedim, sadece utandım. Ama onu görmeliydim. Bana biraz sitem etti. Bunun için üzüldüm, oysa onu merak etmiştim.

Ona değer verdiğimi anlatmanın bir yoluydu bence. Pişman değildim. Ona göre, değer vermek bu değildi. Yanlış yoldaydım. Bugün girmediğim derste anayasa maddeleri işleniyordu. Derse girmediğime göre, bilip bilmediğim ve öğrenip öğrenmek istemediğim hakkında yorumlar yapmak üzere bana değiştirilemez hükümleri sordu.

İlk defa dilim dolandı. Anlamlarını çok iyi öğrenmemiş olsam da içeriklerini biliyordum. Ama söyleyemedim. Utandım haliyle. Bana şuna benzer cümleler kurdu:

“ Sen Cumhuriyet kızısın, sen benim kızımsın. Yaşadığın ülkenin cumhuriyetle yönetildiğini ve bu maddenin değiştirilemez olduğunu söyleyemedin. Bildiğin şüphesiz. Ama dile getiremeyecek kadar da olaya hâkim olmadığın da. Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti sıfatını da biliyorsun kuşkusuz. Bugün bana veremediğin bu cevapla, ileride kime nasıl anlatırsın ne demek olduğunu. Ve bunun değiştirilemeyecek olduğunu. Bölünmez bir bütün olduğumuzu, resmi dilimizin Türkçe olduğunu, bayrağımızı, marşımızı? Hiçbirinin değiştirilemez oluşunun ayrı bir madde olarak yer almasını… Değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceğini… Şimdi söyle bakalım, bana değer vermek beni görmeye gelmek miymiş, yoksa ülkene sahip çıkmak mı ?”

O an yerin dibine gireyim istedim. Verecek cevap bulamadım. Gözlerim doldu ağlayamadım. Zaten içimdeki tarifsiz sıkıntı bir kat daha arttı. Mavi gözleri sitemli, buruk ama yine de mutluydu. Gözlerinin içine baktım. Derse girmediğim ve kaçırdığım şeyler için ne kadar pişman olduğumu gördü sanırım. Zira onu görmeseydim de ben çok pişman olacaktım.

Girmediğim ders hakkında bazı hükümleri kendisinden öğrenebilme imkânım oldu. Yaşadıklarından örneklendirerek bahsetti. Bugünkü konuşmamız da bu olmuştu.

Yanında daha fazla kalmak istemedim, karnı çok şişti, acı çekiyordu. Onu çok konuşturmuştum. Gitmeden perdesini biraz daha açtım, pencere önünde duran geçen gün getirdiğim menekşeyi de yanındaki komodinin üstüne koydum. Gözlerinin içine baktım, o da bana baktı, el salladı. Özür diledim, ayrıldım.

Bu, onu son görüşümdü. Ertesi gün aramızdan ayrılacağını kim bilebilirdi? Ölecek kadar hasta bir insan hala memleket meselelerinden konuşabilir, derse girmeyen bir kıza sitem edebilir miydi? Sanki boşlukta gibiydim. Dün gerçekten tam bir ders aldığımı fark ettim.

Hayatımda en iyi öğrendiğim konu, anayasanın ilk 3 maddesi oldu. Ve bunların değiştirilemeyecek olduğunun da ayrı bir maddede belirtilmesiydi. O günden sonra susmadım, susamadım. Bildiğimi her yerde haykırdım. Korkmadım, bilgilendirmek istedim herkesi.

9 Kasım 1938’de yapılabilecek en iyi şeyi yapmışım! Hayatımda alınabilecek en iyi dersi almışım. Sonra bunu benimsemişim. İnsanlara değer verdiğimi, yaptığım işlerle anlatmışım. Hiç pişman olmamışım…

Bundan 71 yıl önce yaşadığını varsaydığım bir kızın ağzından düşüncelerimi dile getirdim. Beğenmeniz ve değer verdiklerinizle paylaşmanız dileğiyle…

Saygı Duymuyorum…

12

Posted by Gülügül | Posted in Önemli Günler | Posted on 29-10-2009

Etiketler:, , , ,

Bizim aile biraz garip. Gerçekten. Örneğin anneannemlerin balkonundaki bayrak yaz kış durur. Takılmak için bir bayramı veya önemli bir günü beklemez. Kirlenirse alırlar yıkarlar, sonra yine takarlar. Hatta geçen gün müküşü ziyarete giderken, apartmana girmek üzereyken kapıcı anneme seslendi. “Yenge, bayrak sürekli asılı duruyor diye karşı apartmandan şikâyet var. İndirecekmişsiniz.”

Bilmeyenler varsa, İzmir’de oturuyoruz biz. Hani Atatürk kızları, Atatürk oğlanlarıyla meşhur il… Hani Atatürk’ün âşık olduğu il… Hal böyle olunca, ufak çaplı bir şok geçirdik tabi. İzmir’de, koskoca cadde üstündeki bir apartmanın bir dairesindeki minik özgürlük simgesi birilerini nasıl rahatsız edebilir? Annemden önce ben atıldım lafa,”Kimsenin böyle bir şey demeye hakkı yok.”. Ardından annem “Kimmiş o? Söyler misiniz ?” dedi. Kim olduğunu kapıcı da bilmiyormuşmuşmuş. Karşı apartmandan haber uçmuş.

Konuşma bir yere varmadı haliyle. Eve çıktık, dayım karşıladı bizi. Ona anlattık durumu. “Bayadır yıkamamıştık, kirli duruyorsa karşıdan… O niyetle demişlerdir!” dedi. Bayrak yıkandı, tekrar asıldı. Karşı apartman bir günlük sevinmiştir belki ama, ertesi gün tertemiz bayrağımızı görünce şok geçirmiş olabilir. :)

Dün yine müküşe gittim. -Bilmeyenler için-, her şeyi unutup duruyor kendisi. Seslenirken adımla seslense de, “Benim adım ne?” dediğimde ona bile cevap veremiyor. Kopya ver diyor. :) Her neyse, cumhuriyet kadını Atatürk’ü unutmamış. Dedim ki “Yarın Cumhuriyet Bayramı, bayrağını astın mı ?”. Bana şöyle bir cevap geldi. “Ohooo, ben onu indirmem ki. Görmedin mi sen, çık bak balkona!”

bayrak

Bizim evi anlatsam, bundan farksız. Hadi yağmurda çamurda indiriyoruz ama, genelde duruyor bayrağımız. Bayramı beklemiyor yani. Benim odamda Atatürk resimleri var, salonda bile bir camın içinden bakıp duruyor bize Atatürk. Her gün tozu alınıyor :D Kısacası, biz onu unutmuyoruz. Unutturmuyoruz.

Balkonuna bayrak asmayan kesim, Cumhuriyet Bayramı’nı neşeyle kutlamıştır. Hatta dağdan inenlerden daha büyük bir coşkuyla kutlamışlardır. Eminim buna! Çünkü cumhuriyet demokrasi getirdi. Demokrasi özgürlük getirdi. Özgürlük dağa çıkma hakkı.

Eğer bir padişah olsaydı, tez zamanda kelleleri vurulurdu. Bir ferman yayınlanırdı evlerinden dışarı çıkamazlardı. Oysa cumhuriyetle yönetiliyoruz. Oysa haklarımız var. Özgürüz. Atatürk isteseydi padişah olurdu. Tek söz hakkı kendinde olurdu. Etraf el pençe divan dururdu. Bu kolayıydı. O zor olanı seçti. Bize düşmanımızla baş etme hakkını verdi. Özgürlüğü başka tarafından alanlarla baş etmenin güzel hissini tattırdı. Bu yüzden cumhuriyet herkesin işine geldi.

Bu sabah “Gençliğe Hitabe”yi bir kez daha okudum. Hatta madde madde sıraladım yazanları. İktidar sahiplerinin gaflet ve delalet içinde olması diye de bir madde var içlerinde. Her neyse, kafamda her gerçekleşen  olay sırasına bir artı koydum. En son, milletin harap ve bitap düşmüş olması da gerçekleşmek üzereydi. Hadi buna da yarım artı koydum diyelim. Sıradaki maddede, bütün bunlara rağmen cumhuriyeti koruyun demiş. Canım benim:) Baş edin, yok etmeyin demiş.

Biliriz ki öldürmeyen acı güçlendirir. Hala ayakta olduğumuza göre çok daha güçlendik biz!

Şimdi moda oldu, herkes birbirine “saygı duyuyor”. Bu bir özellik midir? Ben saygı duymuyorum birçok şeye. Ortada suçu olmayan insanların cumhuriyet bayramını içerde, dağdan inenlerin de halay çekerek kutladığı bir cumhuriyet bayramı…

Hâlbuki dedikleri bir bir çıktı…

Harfi harfine uydu.

Ama bugün ne oldu, herkes ama herkes çok sevinçle kutladı bayramı. Bayrak asılsa da, asılmasa da…

Benim de söyleyeceklerim var!

0

Posted by Gülügül | Posted in Önemli Günler | Posted on 01-09-2009

Etiketler:, , , , , , , ,

30 Ağustos’ta yayımlayacaktım… Olmadı maalesef :( Gecikmiş bir Zafer Bayramı yazısı. İyi okumalar…

Biraz Umut Sarıkayavari (!) bir başlık olduğunun farkındayım ama söyleceklerim pek de komik olmayacak.

Hani, “Eğer hayvan olsaydın hangisi olurdun?” gibisinden abuk sorular olur ya, ve cevapları…Bunun artık pek de abuk olmadığını düşünüyorum. Benim cevabım, at! İçimden öyle geldiği için at dedim. Kediyi kendime yakıştıramam, çok sevimli fakat biraz mıymıntı ve nankör; köpek desen çok sadık fakat sahibine endeksli yaşar; civciv ; minik ,sarı ve eğlenceli fakat çok dayanıksızdır. Kuş her şeye tepeden bakar; karınca çalışkandır ama hiçbir şeyi tam anlamıyla göremez ,boyutları elvermez.

Ben düpedüz atım yahu. Şekere bayılırım, özgürlüğü severim, yelelerim uçtukça huzur bulurum. Sıcak kanlıyım, birisi beni sevdikçe deli olurum. Biraz acının, ileride daha büyük rahatlıklar getireceğini bildiğimden, nallarıma razı olurum. Durumlara uyum sağlarım, bazen Kordon’daki romantik arabaları çekerim, bazen savaşırım. Hele ki başım ülkemin şekliyle anıldığı için çok gururlanırım. Yelelerimi   savururum, özgür olduğum için çok mutlu olurum. Burnumu da severim, çenemi de, kulağımı da… Hepsi benimdir.

Zamanında çok savaştım. Ormanların kralı aslandan emirler aldım. Aslan sarışındı, keskin bir bakışı dünyalara bedeldi. Cesareti dillere destandı. Yanına yaklaşabilenler ayrı bir cesur sayılırdı. Aslanla aynı yolda yürüyenler,aynı tarafa bakanlar hiçbir şeyden korkmazdı. Öyle bir güven ! Her ormanın bir kralı vardı. Ama derler ya bizimkisi bir başkaydı…

Bir gün  ekolojide bir dengesizlik oldu. Kurtlar bizim ormana saldırdılar. İstedikleri her şeyin var olduğu mükemmel bir yerdi bizim orman. Buraya sahip olabilmek için çıldırdılar. Öyle gözleri döndü ki, her yönden saldırmaya  başladılar. Ama bizim orman yoksuldu, bizim ormanın kurtları çoktu. Kurtlar, aslanlar ve atları geçebileceğine inandı. Atlar dörtnala koşuyordu, kiminin nalları yoktu. Bu sefalet ancak sevgiyle doyuyordu. Her ormanda atlar vardı ama derler ya bizim atlar bir başkaydı…

Burada doğa bile savaştı! Kurtların bulduğu kuyulardan yorgunluk yaratan sular çıktı. Kurtların haritası, düzlük bir alandan ibaretti. En kaliteli pusulalardan kullandılar ama yanıldılar. Bazen yol gösteren şey sadece inançtı, düşünce gücüydü. Bizdeki pusula ikinci türdendi, ilkinden de vardı ama ibresi yoktu! Kuşlarımız tehlikeleri önceden gözetledi, kuzularımız yünlerinden kazak ördü. Her ormanda herkes canla başla çalışırdı ama derler ya, bizim orman bir başka çalıştı…

Aslan  her yerdeydi. Bir ara öyle bir hal almıştı ki, hangi at arkasını dönse aslanı görüyordu.  Ya aslan uçabiliyordu, ya da mucizeler oluyordu. Kurtlar bu mucize ormana geldikleri gibi gittiler. Zaten aslan, “Geldikleri gibi giderler” demişti. Kapısı kırık ormanımıza aldandılar da, asıl kapının başka yerde olduğunu gördüler. Bu kapıyı aşamadılar. Bozuntuya vermediler, atlar güçlüydü, kurtlar geçemiyordu. Zaman içinde yılanlarla, fark etmeden buraya sahip olma hayalleri kurmaya başladılar. Hala cesur olmaları biraz gülünçtü.

Kurtların arkasından 30 Ağustos’ta bayram yapmaya başladık da, iyice hırslandılar. Zafer bizim ormanındı. Yılanlarını saldılar, yılanlar her yerdeler. Ama planda olmayan bir şey oldu, orman yılanlardan haberdar. Atlar yerlerini biliyor, kuzular evlerinde stok yapmaya başladılar, kurtlar zaten korkup kaçtılar.

Hiçbir şeyimiz yoktu o zaman. Şimdi de çok şeylerimiz olduğu söylenemez. En gerekli olanı bizde ya, önemli değil. Şimdi salsınlar yılanlarını salabildikleri kadar. Süründükleri kadar sürünsünler bakalım. Nasılsa gizleyemediler, hepsi ortada apaçık bir alanda. Hele bir başlarını kaldırmaya cesaret etsinler de görelim atlar nasıl şaha kalkıyor. Bu arada da biz bayramımızı kutlayalım!

Aslanımız, hep birlikte nice bayramlara… Atlarından sevgilerle…

Ben Kahraman Oldum !

2

Posted by Gülügül | Posted in Önemli Günler, Zaman | Posted on 19-05-2009

Etiketler:, ,

Gözümü bir açtım ki İskoçya’dayım. Hayal ettiğimin aksine, yük ve yolcu taşıyorum. Böyle sıradanlık benim işime gelmez. Ben farklı doğdum, bana böyle geliyor. Günler gelip geçiyordu. 5 yaşındayken Yunanistan’a satıldım. 13 yaşındayken çok büyük bir kaza atlattım.
Ben 16 yaşındayken, içimde neredeyse yeniden doğmanın verdiği şevk ve gençlik ateşiyle Osmanlı İmparatorluğu bünyesine girdim. Türk bayrağı kıyafetimin en güzel yerine rozet olarak takıldıktan sonra, adıma “Panderma” dediler. O andan sonra, daha gözlerimi açar açmaz içime doğan kahramanlık hislerini tekrar duydum.

İlk yıllarda yük ve yolcu taşımak için kullanılmaya devam edildim. Benim 16-22 arası yaşlarıma denk gelen yıllar işte ! O yıllarda yolcu olarak binenlere kulak misafiri oluyordum. Osmanlı İmparatorluğu artık eski gücüne sahip değilmiş. Yönetimimiz neredeyse tamamen başka ülkelere bırakılmış. Daha bir sürü şeyler.. Herkes çaresiz. Kimsenin elinden bir şey gelmiyormuş. Fakat fısır fısır bazı söylentiler dolaşıyordu. Genç bir asker varmış. “Anadolu’yu yakmaya gitse.” deniliyordu. “O ateş bir harlanırsa kimse bizi durduramaz.” dediklerini de duydum.

22 yaşından sonra Osmanlı Seyrüsefain İdaresine atandım. Adımı “Bandırma” olarak değiştirdiler. Rozetini taktığım, benimsediğim vatanımın durumu ne haldeydi çok merak ediyordum. Genç olmama rağmen elimden bir şey gelmemesi çok üzücüydü. Duyduklarıma göre o asker benden yalnızca 3 yaş büyüktü. İçimizde aynı ateş olmalıydı. Ah onu bir görebilsem !

Hani derler ya , insanların bazen bir anı olurmuş. O an ne söylerse o olurmuş. Benim öyle bir anıma denk gelmiş olacak. Ben bunu dedikten 7- 8 yıl sonra, İstanbul’da otururken, düşünmekten her tarafım pörsümüş etrafa bakınırken , onu gördüm. Öyle bir göz olabilir mi? Bir göz, aynı anda hem kararlılığı, hem güveni, hem ateşi, hem suyu, hem çareyi, hem sonsuz maviliği nasıl barındırabilir? Güneşten parlak sarı saç mı olur? Bir insan nasıl bu kadar mükemmel olabilir? Evet! Sonunda onunla tanıştım.

İçimdeki kahramanlık hissinin yanlış olduğunu bir an bile düşünmemiştim. İşte o gün geldi. Görevim onları Anadolu’da ateş yakmak üzere Samsun’a bırakmaktı. Oturmaktan o kadar hamlaşmıştım ki, Karadeniz’in hırçın sularına nasıl kafa tutardım bilmem ! Üstelik pusulam da çalışmıyordu. Bu düşünceler eşliğinde üzülürken, onun sesini duydum. Samsun’a ayak basar basmaz gerçekleştireceği planlarından bahsetmişti yanındakilere. Ben nasıl yüz üstü bırakabilirim onu bu durumda? Anadolu’ya atacağı ateşi önce benim üstüme attı. Gayet cesur bir şekilde, pusulam yerine yüreğimi koyarak 3 gün içinde onları istedikleri yere götürdüm. Hayatımın en unutulmaz, en onurlu, en muhteşem sahnelerini yaşadım.

Vapurdan aynı kararlılıkla indiler. Arkalarından baktım. Ben de bir kahramandım. Yıllar içinde hep duydum. O kararlılığın sapması imkansızdı zaten. O askerin adını da öğrendim. Mustafa Kemal Paşa’ymiş. Ateşi ortalığı yakmış, kavurmuş. Hep birlikte Kurtuluş Mücadelesi’ni başlatmışlar.Ve bildiniz, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuşlar. İnanılmaz mutlu oldum.

Ben 46 yaşındayken beni görevimden ayırdılar ve bir yol sonra bir armatöre sattılar. Bu armatör de beni parçalayarak hurda yaptı. Olsun, beni bilen biliyor artık. Yıllar sonra 2001′de yeniden inşa edildim. Şimdi onları bıraktığım yerde duruyorum! Ateşin başladığı yerde duruyorum!

Demek istediğim, son derece cesaret isteyen durumlardan geçtik. Bunları yapabileceğimize inandık. Kötü gemilerimizle, dünyaya kafa tuttuk. Silahımız çok azdı. Siperimiz yoktu, kendimiz siper olduk. Yemeğimiz yoktu, her öğlen üzüm hoşafı çıkardı savaş zamanı. Bazen ekmek gelmediği olurdu. Suyumuz vardı ama mataramız delikti. Çorabımız yoktu, postalımız yırtıktı. Bu durumda dünyayı karşımıza almak deli cesaretiydi. Ya da deli cesaretine sahip olan delikanlıların eseri olabilirdi. Bu yüzden gençlik bu kadar önemli. Bu yüzden gençliğe bu kadar ihtiyaç var. Bu yüzden o bize inandı, bu yüzden biz ona inandık.

Gençlik başka şey. İçinizdeki gençlik ateşi sönmesin!

Uses wordpress plugins developed by www.wpdevelop.com