Uzun zamandır yazı koyamadım. Tatildi, karmaşaydı derken günler geçiverdi. Söz veriyorum şimdi, bu kadar uzatmayacağım arayı!
En son yazdığım şeye baktım da, biraz güldüm kendime. Umut hakkında bir şeyler söylemişim. Kendi içimde çözemediğim konuları, niye başkasıyla paylaşmışım ki? Niye başkalarının umutlanmasına yardımcı olmuşum ki, kendi umutlandığım yetmemişken…
Evet, umudum yok. Hayatı bana geldiği gibi karşılamaya alışamamıştım. Sanki kaleciydim de, topun geldiği yöne doğru hamleler yapıyor, hopluyor, zıplıyordum. Gol olmaması için uğraşırken, çoğu kez başka kalelere gol attığıma sevinmiştim. Artık değiştim. Kalemde öylece duruyorum. Dik bile değilim, saldım kendimi. Gol olmasını geçtim de, top yüzüme çarpmasın diye düşünür oldum. Yaralanmak istemiyorum.
Artık kendimi oradan oraya savurup, hayata çareler aramak istemiyorum. Nasıl olsa o bildiğine okuyor. Kimi dinledi de, beni dinlesin? Zıplamak bir işe yarasaydı, zıplardım gene ama işte, olmuyor. Gol oluyor, sevinen bir taraf oluyor. İki kıytırık rengin, iki ayrı taraf olmasına hep şaşırmıştım zaten. Lacivertliler kırmızıları sevmiyor falan filan. Lacivertle kırmızının tek suçu, ışığın kırıldığı prizmadan ayrı ayrı çıkmalarıydı hâlbuki. Kimse sarıdan hareket etmek istemedi nedense. Ortak nokta bas bas bağırıyorken… Sarı orda duruyorken, kimi lacivert diye bağırır, kimi kırmızı diye…
Biliyorum zaman geçer. Her şey unutulur. Bazen gurur gol atar. Bazen pişmanlık gol atar. Bazen sıkıntı galip gelir, bazen sevinç. Zaman zaman üzüntü de sevinir. Maçın 90 dakika olması sınırlandırıcı bir etken midir? Olmalı mıdır? 90 dakika üzerinden drama yapmak peki? Etkileyici midir?
Peki ya yedek kulübesinde beklemek, maça müdahale edememek sıkmaz mı? Hele birisi gururuyla övünüyorsa, genelde sonlara doğru pişmanlığın atak yapacağını söylemek üzmez mi?
Peki, gururuyla övünen taraf tarafından bakayım bir de. Sahip olduğum koz o kadar büyük ve vazgeçilmezdir ki, gerçeğe inanmak istemem. Gerçekten kaçtığım sürece rahatım, öyle miyim? Ben kendimden memnun muyum? Tabi ki gurur gözlerimi kör ediyor. Gururuma aşığım!
Peki değer biçmek neye göredir? Niye herkesin değer biçiş şekli farklıdır? Ve niye farklı değer biçiş şekilleri, değer biçmeme olarak algılanır ki? Ya koruma içgüdüsü niye vardır? Niye birden bire ortaya çıkar da, her şeyi bozuverir? Bunu hayattan başka kim ister? Gıcık hayat!
Madem o benim istediğim gibi olmuyor, ben onun istediği gibi olmak zorundayım. Karşıma nasıl geliyorsa, öyle karşılamaya alışmalıyım. Böyle olmalı, başka türlü olmuyor.
Uzun bir aradan sonra, bu tür şeylerden bahsetmeyi hiç istemezdim. Hayat böyle geldi, böyle yansıtmak zorunda kaldım. Şimdi bir dilek tutsam, kalbimin en içinden, fısıldayıversem, her şeye yeniden başlasak… Hayat yeniden başlasa… Güzel yazılar yazsam, güzel şeyler hissetsem…
Çok şey istiyorum değil mi, ne de olsa arada kaynamış bir tür oldum. Kiminin gururu ağır basıyor, kiminin koruma içgüdüsü! Bense sürekli yer değiştiriyorum. Bazen yedek kulübesindeyim, bazen kalede. Koşmaktan yoruldum ama. Sahada bomboş koşturmak kötü. Omzumdaki hiçbir şey çok ağır. Sıkıldım!
Biliyorum zaman geçer. Her şey unutulur. Bazen gurur gol atar, bazen pişmanlık. Bu garip ruh hali de geçer. Herkes içinde hisseder her şeyi. Sevgi, söylenmese de olur, gösterilmese de… Bilinir çünkü. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama bilinir.
Sadece karar veremediğim bir konu var, “Değerlerini anlamak için bir şeyleri kaybedelim mi?”, “Hiçbir şey kaybolmasın, sağlıklı kalsın, ama değer hissedilmekle kalsın, dile getirilmesin mi?”.
Bu sorular hiç bitmez mi ?! Bitmeli mi?
Değerimi anlamaları için bir şey kaybetmesin kimse. Değerimi bilmesinler, sorun değil. Sadece korkutmasınlar. Zaten korkak bir insanım…
Drama oynamadım, ajitasyon yapmadım. Şeffafım, hissettiğimi olduğu gibi yazdım. Bilgilerinize…
{ Gelecek hafta sunucu değişikliği olduğundan, kesintiler yaşayabiliriz. Telaşlanmayın. Şimdilik yazmaya devam
}