Büyümüş De Küçülmüş Yazılar

2

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Küçüklüğüm, Yazmak, Zaman | Posted on 01-02-2010

Etiketler:, , ,

Daha önce yazılarımı okuyanlar , duygularımı nasıl ifade ettiğimi az çok bilirler. Çoğu zaman tiye alırım, bazen gerçekten çok kızarım. Mutlu olduğum bir şeyse daha değişik anlatırım. Çoğunlukla bir şey derken, başka bir şey demek isterim.Bilmem anlatabiliyor muyum?

İlkokuldaki okuma parçalarında, “Yazar burada aslında ne demek istiyor?” soruları en gıcık olduğum sorular olmuşsa da, sanırım artık çok hoşuma gidiyor. Ben buna sığınıyorum. Buna sığınmak beni mutlu ediyor. Bir şey derken, aslında bambaşka şeyleri çağrıştıran hücreler iletişime geçmişse beyninizde bir yerlerde, gerçekten mutlu oluyorum.

Ben böyleyim. Yıllardır.

Odamı değiştirmeye karar verdim 2 gün önce ve uyguladım. Derinliklerde bir yerlerde, eski yazılarım çıktı. Büyümüş de küçülmüş yazılar. Ve karalanmış dörtlükler.Her yazımın altına tarih atma alışkanlığım olmasına rağmen, o dönemlerde karaladığım dörtlüklerde tarih göremedim. Buna üzüldüm. Ama orta son- lise hazırlık yazılarının aralarında bulunduğuna göre, büyük olasılıkla o tarihler arasında herhangi bir gün.

Ben buraya aktaracağım şimdi beğendiğim bir iki tanesini. Nasıl bulacağınızı gerçekten merak ediyorum.

Ben gene aynı ben. Yazarım, çizerim, düşünürüm ederim… Hadi bana görüşürüz, size iyi okumalar… ;)

Ama bir saniye, önce defterimi göstereyim, sonra içinden bir yazımı da fotoğrafladım makroyla. :)

Bugün duygularım başka

Bugün birşeyler kokuyor buralar,

Başka;…

Unuttuğum, hatırlaması zor

Ve biraz da kırgın birşeyler…

Eğer dolma kalemin arkaya geçmişse,

Sorumlu mürekkeptir.

Öyle ya, kağıt hiç ince olamaz

Ya da sen bastırmamışsındır!

Bir şeyler…

Lazım olan…

Eksik olan…

Kalmamış…

Tam Merdiven Boşluğuna Düşecekken…

4

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Zaman | Posted on 30-01-2010

Etiketler:, , , , ,

Bazı şeyleri bildiğimi zannettiğim zamanlar oldu. Bir de utanmadan nutuklar verdim. “Şu şöyledir, bu böyledir!” Halbuki hepsi duyummuş.

Kulağımın bana oynadığı oyun bu! Her duyduğu şeyi öğrenme merkezine iletmese olmayacak! Neyse nerde kalmıştım? Höm, duyumlar…

Demişlerdi, hayat tek kişilik…Ben de bunu hemen öğrenmiştim. Ama şu son günlerde fena halde kendime ihtiyacım olduğunu hissettim. Bende düğümlenen şeyleri, benden başkası çözemezdi. Çözemezler zaten !  Çözülsün isterdim ama… Bir peri gelsin de sihirli değneğiyle beni 3 günlüğüne dondursun isterdim. Çünkü yoruldum. Çünkü ruhum oradan oraya koşturuyor, kendimi kaybediyorum.

Oysa kendime ihtiyacım var benim! Benimle ilgilenmesine ihtiyacım var kendimin.Birazcık da olsa…

Günlerdir, resmen azap içinde ders çalışmaya çalıştım. Her türlü çin işkencesine rakip olacak türden bir şeydi. Her gün hayatımda değişik bir sayfa açıldı, ben her akşam birisiyle ilgili bir şey yazmaya yeltenirken, öbür gün, diğeri başladı. Çıldırabilirdim.

Şu son 10 günlük hayatımda yangınlar mı görmedim, 6.kattan kendini aşağı atan kedileri görüp çığlık mı atmadım, sevdiğim birisini mi kaybetmedim, sevmediklerimle mi muhatap olmak zorunda kaldım… Ne sayarsın başka? Say bakalım. Listeye girmesi muhtemel. Yazı dizisi çıkması da muhtemel… :)

Ben sıkıntıyla odama giderken, annemin elinden bir şey gelmeyişinin bakışı, sanırım bazı şeyleri daha somutlaştırdı beynimde. Bir insanın annesi bile evladı için bir yere kadar bir şey yapabiliyor. Aynı evi paylaşsak da, hayatlarımız farklı. Ama birisi bir şey dedi, duydum; hemen cevap vereyim.

Hayatı paylaşmak mı? Ortada sadece bir hayat var ve hepimiz bunu mu paylaşıyoruz? Bu kadar saçma bir şey daha duymadım. Öğrendim ki, herkes bir hayatmış. Ama bunu duydun diye, öğrendim sanma lütfen. :)

Düşündüm, hayata gelirken yalnız başımaydım. Dünyada birileri ile tanıştım. Tanıştığıma memnun oldum. Zaman geçti, büyümüşüm. Artık özlü sözler söylemekten çok daha gerçek olmuş hayat. Yıllar önce defterime yazdığım bir söz kalmış geriye, “Hayatta neysen o’sun!”

Tek başınasın. Yolun da tek. Bu yolda sana arkadaşlık etmek üzere bulunuyor diye bazıları, zannediyorsun ki hep birlikte yürüyoruz. Yok canım?! Neden mi bu kadar eminim? Giden de tek başına gidiyor çünkü. Şahit oldum. 1 hafta oldu olmadı.

Başkalarıyla , başka davranışlarla sıkmaktan kendimi, yolda tek başına olduğumu unutuvermişim bir an. Kendime ihtiyacım olduğu halde, kendime kalamamışım.

Sanki rüyadaymışım. Rüyamda bir bilgisayar oyunundaymışım. Ruhsal durumumu gösteren kalp sürekli düşüşe geçmiş. Tam merdiven boşluğuna düşecek gibi olmuşum, aa uyanır gibi olmuşum!

Ama bu oyun çok uzamış. Birisi beni dürtsün! Lütfen…

Her gün- A4’ün eni ve boyu kadar özgürlük !

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Yazmak, Zaman | Posted on 13-01-2010

Etiketler:, , , ,

Şu boş sayfaya bakarken bile sorumluluk hissediyorum.

Bu sefer olaya sayfa açısından bakıyorum. Kimi sayfalara bir şeyler çizilir, kimine not alınır, kimi sayfa mizahi anlam kazanır, kimi sayfa güzel şiirler okur, kimi mutlu notalar barındırır… Benim sayfalarım benim derdimi dinlemekten başka bir şey yapmıyorlar maalesef. :(

Şu boş sayfayı o kadar güzel değerlendirebilecekken, sinir olduklarımı yazıp duruyorum. Burada kişisellik devreye giriyor tabi. Hani benim rahatlamam için, yazmam lazım. O zaman şöyle bir sonuç çıkıyor: Ya kağıtlara acımayacağım, ya da kendime.

Genelde kağıtlara acımıyorum ama. Acıyorum da!Aman ne bileyim…

Sevgili boş A4 kağıdı;

Seni böyle harcadığım için gerçekten üzgünüm. Ve senin gibi birçoklarını. Ne yapayım, iyi geliyorsunuz bana.Mutlu ediyorsunuz beni, birçoklarından çok hem de. En yakın arkadaşlarını say deseler, başkalarından önce seni söylerim ben, ilk üçe sokarım yani o derece.

Sana bakarken özgür hissediyorum.A4’ün eni ve boyu kadar özgürlük ! Kafamda ne varsa, aynen, belki fazlasıyla, sen taşıyorsun. İşte bu yüzden her kağıdın ağırlığı aynı değildir bende. Kimini bir kişi zor kaldırır, kimi ‘püf’desen uçar gider.

Diğer insanları görmezden gelen bazı insanlar için (var böyleleri çok) garip gelecek  benim seni muhatap almam. Sana bir insanmış gibi davranmam, seninle konuşmam ve dertleşmem… Oysa benim kağıtlarımın insanlaştığını bilmiyorlar.

İnsanlaşmak ? …İnsana özgü özellikler kazanmak yani.

İçi dolu A4 kağıtlarımın yaşaması mesela. En azından ben yaşarken , onlar da yaşayacaklar. Atmam ki onları, saklarım ben. Kıyamam ki onlara.

Peki ya düşünmek?

Kağıtlarımın düşünebildiğini fark edeli çok oluyor. Bir cümle mesela, oku oku, her seferinde başka anlam çıkar.Hepsi de doğru olsun.  Her okuyuşunda o kağıdı, farklı bir şey anlatsın sana, üstelik beyninde konuyu nereye getirmeye çalıştığını anlayarak! Olacak iş değil…

Peki ya hissetmek ?

Ne söyleyeceğimi hissediyorlar gerçekten. Ona göre tavır takınıyorlar. Bakıyorum, gözlemliyorum. Bazen çok ciddi duruyorlar, bazen gülerek bakıyorlar.

Bunların dışında, bu sayfaya yazmaya başladığım ilk kelimenin, diğerlerini hazırladığını; her kelimenin bir önceki kelimeye bağlı gelişini; böyle böyle paragraflar çıktığını görmenin; bir insanın her hareketinin sonrakini belirlemesi meselesi ve her yeni hareketinin bir öncekinin sonucu olmasını fark etmekten ne farkı var? Ve böylece bir ömür geçmesi, paragrafların oluşmasından çok mu farklı ?

“Laheyya, bi saniye, kağıda yazıdığını silersin bi kere!” diyecek olan arkadaşı sevgiyle kucaklıyor, kağıda tükenmez kalemle yazdığımı belirtmek istiyorum. J Aynı yaşamak gibi. Hatalıysam, karalamaya çalışıyorum. Karaladıkça gözüme batıyor.Daha dikkatli yazıyorum sonra. Hani hayatta yanlış yaptığımı anlayınca, onu türlü yöntemlerle örtbas etmeye çalışırken, bir daha o hatayı yapmamak üzere çıkardığım dersler gibi…

Sonra zaten bi sayfayı anlatırken, onun insanlaşmasından bahsederken, kendimi anlattığımı anlıyorum. Her A4, aslında benim… Her satır arası, her noktalama işareti gibi!

A4’ün eni ve boyu kadar özgürlük bana yetiyor. Sadece A4 sayısı her geçen gün artıyor. ;)

Özür dilerim sevgili A4!

Kararında Küf Mantarı (E biraz da güzel şeyler)

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Özel Günler, Zaman | Posted on 08-01-2010

Etiketler:, , , , , , ,

Günlerdir yazı yazamıyordum. Sebebini çok düşündüm. Kendi içimde çözümler ararken, saçma algoritmalarla çıkmak istemedim kimsenin karşısına. :)

Yapacaklarımı sürekli unuttuğumdan, en son bir liste yapıp masaüstüme koymuştum. Çok uzun bir listeydi. Uzadıkça uzuyordu. Hatta artık bilgisayarın ekran boyu yetmeyecek hale gelmişti. Ve ben her gün yenisini eklerken, var olanlarla ilgili yaptığım tek şey de onları okumaktı.

Hayatımda yaptığım tek listeydi. Yapacağım şeyler beynimin köşelerinden çıkıp çıkıp listede yerini alıyordu. Her gün onlara bakmak, sandığımdan zordu. Beynimdeyken o kadar çok görünmemesine rağmen, yazınca dağ olmuştu sanki.

Asıl beni üzen taraf, her gün yapacağım şeylerin elenmesiydi. Bu sevinilecek bir şey diyenlere, “yapmadan elemek” işinin ne kadar sıkıntılı ve zorlu olduğunu anlatacak bir deyim bulmak isterdim.

Ben yapmadan elendi büyük çoğunluğu. Sadece baktım. Yazı yazacağım konular vardı, artık o konularda yazmamanın daha iyi olduğuna karar verdi beynim. Bunun gibi bir sürü şey… Olağan dışı durumlar. Beklenmeyen davranışları görünce, beklenmedik davranışlar sergilemek. Şok olmak. Her zaman bildiğin, ama başına gelince ” sadece lafta” kaldığını anladığın hisler. İnsanlarla ilgili genel geçer ama benim inanmamakta ısrar ettiğim görüşler…

Dedim ya, bunun gibi bir sürü şey… Ne oluyor sonra? Söyleyeyim.

Beynimiz bakıyor şimdi. Bütün hücrelerini tarıyor tek tek. Hangi hücrelerinin durumları değişmişse onları ayrı bir tarafta depoluyor.(bknz buffer :P ) Sonra yüzdelerine bakıyor. Eğer ayrı taraftakiler, bildiklerine yaklaşacak kadar artmışsa, beyin yeni düzenlemelere karar veriyor. Bütün yapılarını silip atıyor. Yeni kararlar, yeni durumlar yazılıyor, yapılandırılıyor. Bu süreç işliyor.

Kendimizi garantiye almış oluyoruz böylece. Bu duruma benim koyduğum tanı: Küf Mantarları.

Küf mantarları, binlerce minik mantarlardan oluşuyor, binlerce minik fikir buna denk geliyor. Üredikleri besin dolu sıcak ortam ise, tabii ki beynimiz. Küf yapmayı sağlıyorlar. Çürüme işlemini gerçekleştirdikleri için, doğaya katkıları bulunuyor elbette. Kafamızdaki saçma, kötü ve yanlış bilinen düşünceler bu mantarlarla çürütülüyor.

Sıkıntılı bir süreçten bahsetmiştim ya. O süreçten ancak küf mantarlarıyla kurtulabiliriz bence. :) Ama işte her şeyin bir dozu var,olmalı. Kimisi o kadar sıkılıyor ve ne yapacağı konusunda o kadar kararsız kalıyor ki, her tarafına sıçratıyor küf mantarlarını. Her şeyi çürütmek iyi bir çözüm değildir. Sadece ayırdığımız diğer taraftaki hücreler çürümelidir. Böyle olmazsa işte çeşitli hastalıklar ortaya çıkar.Bazen öldürücü bile olabilirken, bazen parazit halinde yaşamaya devam ederler.

Kararında küf mantarıyla her şey çözülür benden söylemesi. :)

İşte ben de kendimi finaller öncesi böyle bir bakıma almıştım. Beynimi yeniden düzenledim, kendi sınırlarımı ve insanlara tanıdığım sınırları bir kez daha çizdim. Sancılı devreyi atlattım .;)

Herkese kararında küf mantarı diliyorum!

Ha bu arada, ya gerçekten çok sevindiğim şeyler de oldu. 6 Ocak benim doğum günümdü. O kadar çok tebrik aldım ki , ben bile şaştım. Facebook’taki wall doldu taştı, FriendFeed’te beni hiiiç yalnız bırakmadılar.Twitter desen öyle.Sosyal medyalarda durum buydu. :P Telefonum çaldı, sevdiklerimle konuştum. Birbirinden güzel ve ince hediyeler aldım. Akşam çok sevdiğim ailemle birlikte Mezzeluna’da kırmızı şaraplı falan güzel bir yemekten sonra, sürpriz sinema biletleri çıktı abimin cebinden. Günlerdir, ya sinemaya gidemeyeli aylar oldu, en son Sahroş’la gitmiştiim, öhü böhü diye ağlarken, bu sinema biletleri iyi geldi. Üstelik ne varsa insanın ailesinde var, da dedirtti. Eve geldiğimizde de dolaptan pasta çıkıverdi. Mum sayısı çok önemli değil. :P Gece bilgisayarın başına oturduğumda ayrıca upuzuuun süredir görüşmediğim hatta darıldığım kişilerin bile beni unutmadığını öğrendim. Bu doğum günüm iyi geçti yani, beklenmedik şekilde iyi .:)

Bu sefer pek bir şey beklemediğimden, her atraksiyon beni çarpı iki mutlu etti galiba. :) Bundan sonra hiiç kimsedeen, hhiiiiç bir şey beklemiyorum arkadaşım. Ben böyle iyiyim, gayet iyi ;)

Köpeğin Kediye Verdiği Ders

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Zaman | Posted on 09-10-2009

Etiketler:, , , , , , , , ,

Islak betona bastığını fark ettiysen, yandın.

Yaşayışı etkilen hareketleri, bu hamleye benzetiyorum, ıslak betona basma. Ne tarafından bakarsam bakayım, öyle yorumluyorum.

Diyelim sen betonsun !( Hiçbir zaman o kadar kuvvetli olmasan da, şimdilik varsayım doğru olsun.) Her şekilde tehlikelisin. Islaksan bulaşırsın, kuruduysan çok sertsin. Bir usta çimentoyu karıştırırken daha önce bu kadar heyecanlanmamış olabilirsin, hâlbuki bir hayat başlıyor! Karakterli doğuyorsun, herkes seni biliyor, sana nasıl davranması gerektiğini de. Ve insanlara, senden korunmaları için bir şans tanıyorsun.

Zarar görmemen için birileri senin çevreni kuşatsa da, hayata direnmek için bu aşamadan geçmen gerektiğini biliyorsun. Kazara birisi basarsa sana, bu iz geçmiyor çünkü. Kocaman bir işaretle yaşamak zorunda kalıyorsun. Her ne kadar özgürlüğüne kavuşmak istesen de, etrafının sarılmasına izin veriyorsun. İşine geliyor sorumluluktan kaçmak, sorumluluğa koşmak isterken hem de.

İşte zamanın sinsiliğini böyle zamanlarda anlıyorsun. Zaman… Şaka maka çocuğum olursa eğer, ismini zaman koyabilirim :) Takıntılıyım bu konuda! :)

Beton olmaktan sıkıldın mı? Tamam, o zaman önceki varsayımı unutup, hayata başka taraftan bakalım. Sen, sen ol yine. Şu anki ruhun ve bedenin… Yaşıyorsun işte.  Yaşamak işini yerine getiriyorsun. Tatili olmayan bir iş içinde yalancı tatiller, göz boyayan cinsten! Her neyse işine veya her nereye gidiyorsan, çıkıyorsun evinden.

Karşına çıkan şeyi yorumlayıp, anlık karar verip yürüyorsun. Yeşil ışık yandı mı mesela, geçiyorsun. Ama sana öğretmişler, dik duruyorsun. Dik durmak çare olmuyor ki her zaman. Alışkın olmadığın durumlarla karşılaşabiliyorsun. Sen kuşlara bakarken örneğin, ayakkabının beton içinde olduğunu fark ediyorsun bir zaman. Hemen heyecanlanıverip bir hamlede dışarı çıkmayı beceriyorsun becermesine de, bir şeyleri mahvettiğini öğrendiğinde, hem de yerine gelmeyecek şeyleri mahvettiğini öğrendiğinde ve zaman geçtikçe izin geçmediğini gördükçe sinirleniyorsun. Sinirlenmek, kendine sinirlenmek, plansızlığına sinirlenmek, ani hareketlerine kızmak, doğru hamleler yapamadığını görmek…

Her zaman doğru hamleler yapamayız şüphesiz. Hatta yanlış hamleler, doğruyu daha kalıcı öğretir, buna da katılıyorum. Ama işte, bir türlü unutamayacağım bir izle hayatıma devam etmek zorundaysam, istemiyorum.

Demek istediklerimi aşağı yukarı belirttim ama asıl ilginç olan bu konuya nereden geldiğim. Bazı olaylara, nesnelere bakış açım çok farklı. Bir ağaca ağaç olarak bakmıyorum, bir otobüs de otobüs değil, ne bileyim yolculuk yolculuk değil! Hepsinin altında bir şey arıyorum. Belki kötüdür bu düşünceler. Bazen el sadece eldir, göz sadece göz.

kedi_ve_kopek_resimleri

Ama işte, geçen gün oturduğum apartmanın önüne beton döküldü. Bir köpek basmış, heyecanla çıkmış. Birkaç pati izi var. Bir kedi, kendisine verdiğimiz kıymaya ulaşmak için beton dökülen alan işaretlerinden kendine yol aramaya çalıştı. Buldu da.

Belki kedi, köpekten ders almıştır. Belki bu yazıdan da ders alanlar olur. İşte amacım buydu ;)

Öylesine Bir Şeyler…

2

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Zaman | Posted on 27-09-2009

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , ,

Uzun zamandır yazı koyamadım. Tatildi, karmaşaydı derken günler geçiverdi. Söz veriyorum şimdi, bu kadar uzatmayacağım arayı!

En son yazdığım şeye baktım da, biraz güldüm kendime. Umut hakkında bir şeyler söylemişim. Kendi içimde çözemediğim konuları, niye başkasıyla paylaşmışım ki? Niye başkalarının umutlanmasına yardımcı olmuşum ki, kendi umutlandığım yetmemişken…

Evet, umudum yok. Hayatı bana geldiği gibi karşılamaya alışamamıştım. Sanki kaleciydim de, topun geldiği yöne doğru hamleler yapıyor, hopluyor, zıplıyordum. Gol olmaması için uğraşırken, çoğu kez başka kalelere gol attığıma sevinmiştim. Artık değiştim. Kalemde öylece duruyorum. Dik bile değilim, saldım kendimi. Gol olmasını geçtim de, top yüzüme çarpmasın diye düşünür oldum. Yaralanmak istemiyorum.

Artık kendimi oradan oraya savurup, hayata çareler aramak istemiyorum. Nasıl olsa o bildiğine okuyor. Kimi dinledi de, beni dinlesin? Zıplamak bir işe yarasaydı, zıplardım gene ama işte, olmuyor. Gol oluyor, sevinen bir taraf oluyor. İki kıytırık rengin, iki ayrı taraf olmasına hep şaşırmıştım zaten. Lacivertliler kırmızıları sevmiyor falan filan. Lacivertle kırmızının tek suçu, ışığın kırıldığı prizmadan ayrı ayrı çıkmalarıydı hâlbuki. Kimse sarıdan hareket etmek istemedi nedense. Ortak nokta bas bas bağırıyorken… Sarı orda duruyorken, kimi lacivert diye bağırır, kimi kırmızı diye…

Biliyorum zaman geçer. Her şey unutulur. Bazen gurur gol atar. Bazen pişmanlık gol atar. Bazen sıkıntı galip gelir, bazen sevinç. Zaman zaman üzüntü de sevinir. Maçın 90 dakika olması sınırlandırıcı bir etken midir? Olmalı mıdır? 90 dakika üzerinden drama yapmak peki? Etkileyici midir?

Peki ya yedek kulübesinde beklemek, maça müdahale edememek sıkmaz mı? Hele birisi gururuyla övünüyorsa, genelde sonlara doğru pişmanlığın atak yapacağını söylemek üzmez mi?

Peki, gururuyla övünen taraf tarafından bakayım bir de. Sahip olduğum koz o kadar büyük ve vazgeçilmezdir ki, gerçeğe inanmak istemem. Gerçekten kaçtığım sürece rahatım, öyle miyim? Ben kendimden memnun muyum? Tabi ki gurur gözlerimi kör ediyor. Gururuma aşığım!

Peki değer biçmek neye göredir? Niye herkesin değer biçiş şekli farklıdır? Ve niye farklı değer biçiş şekilleri, değer biçmeme olarak algılanır ki? Ya koruma içgüdüsü niye vardır? Niye birden bire ortaya çıkar da, her şeyi bozuverir? Bunu hayattan başka kim ister? Gıcık hayat!

Madem o benim istediğim gibi olmuyor, ben onun istediği gibi olmak zorundayım. Karşıma nasıl geliyorsa, öyle karşılamaya alışmalıyım. Böyle olmalı, başka türlü olmuyor.

Uzun bir aradan sonra, bu tür şeylerden bahsetmeyi hiç istemezdim. Hayat böyle geldi, böyle yansıtmak zorunda kaldım. Şimdi bir dilek tutsam, kalbimin en içinden, fısıldayıversem, her şeye yeniden başlasak… Hayat yeniden başlasa… Güzel yazılar yazsam, güzel şeyler hissetsem…

Çok şey istiyorum değil mi, ne de olsa arada kaynamış bir tür oldum. Kiminin gururu ağır basıyor, kiminin koruma içgüdüsü! Bense sürekli yer değiştiriyorum. Bazen yedek kulübesindeyim, bazen kalede. Koşmaktan yoruldum ama. Sahada bomboş koşturmak kötü. Omzumdaki hiçbir şey çok ağır. Sıkıldım!

Biliyorum zaman geçer. Her şey unutulur. Bazen gurur gol atar, bazen pişmanlık. Bu garip ruh hali de geçer. Herkes içinde hisseder her şeyi. Sevgi, söylenmese de olur, gösterilmese de… Bilinir çünkü. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama bilinir.

Sadece karar veremediğim bir konu var, “Değerlerini anlamak için bir şeyleri kaybedelim mi?”, “Hiçbir şey kaybolmasın, sağlıklı kalsın, ama değer hissedilmekle kalsın, dile getirilmesin mi?”.

Bu sorular hiç bitmez mi ?! Bitmeli mi?

Değerimi anlamaları için bir şey kaybetmesin kimse. Değerimi bilmesinler, sorun değil. Sadece korkutmasınlar. Zaten korkak bir insanım…

Drama oynamadım, ajitasyon yapmadım. Şeffafım, hissettiğimi olduğu gibi yazdım. Bilgilerinize… :)

{ Gelecek hafta sunucu değişikliği olduğundan, kesintiler yaşayabiliriz. Telaşlanmayın. Şimdilik yazmaya devam :) }

Uses wordpress plugins developed by www.wpdevelop.com