Aklımın Ucunda

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Zaman | Posted on 18-07-2010

O an elimde kağıt kalem olsaydı bir roman bile yazabilirdim.

Hayır muhteşem bir şey yaşamamıştım, ilginç olan bir şey de yoktu. Sadece sakindi ortalık ve kendime iki dağ arasında bir yeşil vadide yatabilme imkanı tanımıştım. Bir kolumu bir dağa, diğer bacağımı da öbür dağa koyunca pek bir rahat geldi.

Sessizdi. Ben de sessizdim. Kendi kendimle bile konuşmuyordum. Sonunda bıcırık kızı susturabilmiş ve sadece nefes almaya odaklanabilmiştim. Yıllardır bekliyordum bunu.

Her şeyi hissettim bir anda. Her şeyi ama! Hem de sadece bir anda.

Nasıl oldu anlamadım. Anlam vermek istemedim. Sadece yaşadım. Üstelik gözlerim de açıktı, hayal değildi, rüya hiç değildi. Bir gece önceki kabusu saymazsak, rüya görmüyordum bile.

Değişik bir andı. Ama sadece andı. Fiziksel olarak uzun sürmedi, ama bana baya bir uzun gelmişti. Baya.

Servisteydim. Herkes mışıl mışıl uyuyordu. İyi ki o koca yeşil dağları görmüşüm.

Artık her sabah o dağları arıyor gözlerim. Aynı etkiyi yaratmıyorlar bende nedense. O gün ilginçti.

Bir şeyi “sadece” yaşamak çok keyifli. Düşünmeden, konuşmadan… Sadece bilerek, farkında olarak yaşamak. İşte sırf bu nedenle belki de bir deyim keşfettim. “Aklının ucunda yaşamak!”…

Dilimin ucunda der gibi. Kelimeyi bilip de söyleyemiyormuşsun gibi yani. Her şeyin farkındasın ama gerektiği gibi yaşayamıyorsun. Ben aklımın ucunda yaşıyormuşum.

Bunun üstüne çok şey söylenebilir. Hatta bunu fark ettiğin anda bir roman bile yazılabilir. Dedim ya ilk cümlemde… İlginç bir şey yaşamaya gerek yok, muhteşem bir şey olmasına hiç gerek yok. Herhangi bir şeyin farkına varmak insanı afallatıyor.

Ben afallayınca içimdeki konuşkan da afalladı. Birbirimize baktık. Daha anlamlı gözlerle sıradaki şarkıya geçtik. Şu çalıyordu. Sonra mesai başladı. O gün kendimle pek bir şey konuşmadım.

Hepsi Dağa Kaçtı!

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Yazmak, Zaman | Posted on 12-05-2010

Etiketler:, , , , , ,

Çok mu mutluyum, çok mu mutsuzum? Buna karar veremiyorum.

Karar veremediğinizde siz ne yaparsınız?  Ben yaşamaya devam ederim. Normal yani.

Bir sonraki an için, bir öncekinin mutluluk katsayısı pek önemli değildir bana göre. Tamam tahminlemede işimize yarayabilir ama daha öteye geçemez.

Mmhm kendime gelmeye ihtiyacım var. Şöyle denizin ortasında bir botum olsa. Çevrede başka hiçbir şey olmasa… Yıldızlara baka baka vakit geçirsem. Ayla konuşsam, dalga sesleri bir şeyler fısıldasa kulağıma.

Vallahi çok bir şey istemiyorum ben. Sadece hak ettiğim kadarını. Önce biraz boşaltmalı bu kafayı.

Ama kazın ayağı böyle değil işte! Her yaptığımızdan puan toplamıyoruz ki, puanlarımızın karşılığı olsun. Neyse konuyu dağıtmayayım, kafam yeterince karışık.

Günlerdir o kadar çok çalışmak zorunda kaldım ki beynimin tüm kıvrımlarını hissedebilme yetisiyle birlikte birkaç kıvrım daha eklendiğini fark edebiliyorum. Geri kalanlarda ne mi yapıyorum? Başka dünyalara ışınlanmak üzere kitaplara boğuluyorum. Dinlenme yöntemi olarak kitapları seçin. İşe yarıyor.

Bu arada gerçek “Gül” nerede? Duyguları, yaşadıkları, paylaştıkları, yazmak istedikleri, hayalleri, kırgınlıkları. Bunların hepsi dağa kaçtı. Dağ mı nerde? O da yandı bitti kül oldu. =)

Hayat devam ederken, farklı boyutta nefes alıp verebilmek böyle bir şey sanırım. Ben bunu becerebiliyorum. Galiba yani.

Yoğunluk güzel. Koşuşturmaları seviyorum. Bazen “Gül”ü unutuyorum o kadar.

Bu yazıyı da, bu sabah 7:30’ta kalkıp Bornova’ya gidip proje kontrolünü yaptırıp, sonra derse girip, dersten 4’te çıkıp, Müküş’e uğrayıp, akşam 7 sularında eve geldikten ve annemle balkonda minik bir kahve keyfi yapıp, ardından yemek yedikten sonra; Cuma günü teslim edilecek diğer bir ödevi araştırmaya başlamadan hemen önceki bir zaman diliminde yazıyorum. Yollarda kitap okuyorum. İşim bitince uyuyorum. =)

Öyle kafam dolu ki, bugün saat 4’ e kadar su içmeyi unutmuşum. Dersten çıkınca “Susadıııımm!” diye haykırarak bölümdeki bütün su veren makinaları dolaştım. 40 su haznesinin 40’ı da boş mu olur? Olabilir. Oldu.

Bu arada, tabii ki karar veremiyorum ben mutlu muyum, mutsuz muyum? Vaktim olsa bir sürü abuk subuk şey düşünmem gerekecek. İyisi mi kaptır kendini Gül! =)

Öhöm, höm. Şimdi Cuma günümün programını açıklayayım.

Efendime söyleyeyim, sabah staj görüşmesi için İzmir’deki en başarılı şirketlerden birine gideceğim. Kabul edilirsem bol bol reklamını yapabilirim.(Göz kırptım burada…) Ardından yine 4’e kadar ders var. Ama bu arada işletim sistemleri ödevini bitirip, teslim etmem gerekecek. Sonra da doktor kontrolüne gitmem gerekiyor.

Sonra mı? Hoş geldin bilgisayar grafikleri projesi… =)

Niye yazamadığımı anlatmış oldum herhalde. Vallahi bu da aklımda bir sorun olarak duruyordu. Alışmışım yazmaya, yazdığımı paylaşmaya.

Bu sıkıcı yazıyı burada noktalıyorum.

Sevgiler efendim. Bu sayfayı kapatmadan önce, Yasemin Mori’den *Arjantin*, benim için gelsin bu defa.

(Ba ba b aba ba bam! Beni vurdular…)

Gelecek Zamanda Bir Hayat

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Hayat-İnsanlar, Yazmak, Zaman | Posted on 03-04-2010

Etiketler:, ,

(Ben Sam Cooke’tan SummerTime‘ı dinlerken yazdım bu satırları. Belki sen de dinleyerek okumak istersin diye düşündüm. ;-) )

Ben yine kendi masalımı dinleyeceğim.

Zaman geçecek, bugün sıkıldıklarıma yarın güleceğim. Bir şey değişmeyecek muhtemelen, kendi masalımı dinleyeceğim, o kadar.

Uzaktan bakmaya devam edeceğim. Seyretmek yine ilgimi çekecek. Kendi gözlüklerim ve kendi göz rengimle.

Sanki başka bir galakside yaşarmış gibi, kalabalığın içindeki tenhalık gibi… Belki bazen kalabalığa karışmak isterken bulabilirim kendimi, emin değilim.

Yazı yazmak rahatlatacak beni gene. Zaman geçtikçe değişmeyecek diğer şey, kendi masalımı dinlerken bunu kağıtlara aktarmak olacak. Yazdığım kalemin rengine ve cinsine dikkat edeceğim gene. Ve muhtemelen kurşun olmayan yeşil renkli bir kalemle yazacağım. Gözüm kırmızıya gitse de…

Kendi canımın istedikleri pek önemli olmayacak gene. Dolaylı yoldan kendi canımı mutlu ettiğimi bilmeden, bencilce yaşayacağım. Zaman geçecek.

Belki bazen bir salıncak bulup, sabahlara kadar sallanmak isteyeceğim. Rüzgarın saçlarımı okşamasına izin vereceğim. Belki ben hızlandıkça, daha çok savrulan saçlarım hoşuma gidecek ve ertesi gün gene aynı salıncağa koşacağım. Yaz akşamlarım böyle geçecek. Ayaklarımda beyaz babetlerim olacak.

Hep farkında olacağım zamanın geçtiğinin ama gene bir şey yapamayacağım durdurmak için. Kumrular gibi düşünüp dururken bulacağım kendimi, etraf beni gülüyor görürken. Zekice planlarım olacak. Muhtemelen onları da hayata geçirmek için pek bir cesaretim olmayacak.

Sanırım korkaklığımla övünecek, kendimi havalara uçuracağım.

Belki bazen konuşmam gereken yerde susacak, susmam gereken yerde konuşacağım. Ne yaparsam yapayım, içimden geldiği gibi yapacağım. Belki de içimden geldiği halde yapamayacağım bazı şeyleri.

Sıkılacağım, kendimi hayallere vuracağım. Her kurduğum hayalin, gerçekten çaldığını fark etmeden devam edeceğim düşünmeye. Nostradamus olmadığımı anlamak biraz zaman alacak. Nostradamus olsaydım, gördüklerimi yaşayabilecektim. Gülügül vasfıyla, ancak uydurabiliyorum geleceğimi…

Sitem etmek isteyeceğim. Kimse kırılmasın istediğimden, sitem edecek kimse bulamayıp, kendime kusur bulacağım. Kusurlu bir insan olmak hoşuma gitmeyecek. Elimden başka bir şey de gelmeyecek.

Ne bileyim, aynen yaşamaya devam edeceğim. Mutlu anlarımla, kızgın ve üzgün anlarımla…

Fark etmeyecek hiçbir şey. Sabah hayal kurduğum için, akşamına kendime çok kızacağım o kadar.

Kendi kendime bir kitapla sarhoş olup, sayfalarda nara atacağım. Kimse duymayacak.

Ve bir sabah, gözlerime bakarken bulacağım kendimi. Kendi gözlerime baktığımda, aslında her şeyi gayet açık seçik söylediğimi fark edeceğim. Belki bir daha kendimle göz göze gelmeyeceğim.

Zaman geçecek, beni yine kendi masallarımı dinleyeceğim. Bıkmadan.

Erken ? Geç? Neye göre?

1

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Zaman | Posted on 27-02-2010

Etiketler:, , ,

Herkes risk almayı ne de çok seviyor!

Neden herkes hayata bu kadar güveniyor? Hayat hiçbir şey yapmadan bu güveni nasıl sağlıyor?

Vallahi anlamıyorum.

Sevdiklerim var hayatımda. Canımdan çok sevdiklerim bile var. Herkesin vardır…

Ve zaman akıyor… Ve olmadık yerlerden olmadık şeyler çıkıyor.

Ama bir kargaşa bulutu içinde yüzmekten başka yaptığımız bir şey yok. Sadece sinirliyiz hepimiz. Kızdığımız şeyler mutlaka var. Mutlaka ama! Acı olan şey, bazen hayata kapılıp, kızdıklarımızı sevdiklerimizden çok düşünmemiz.

Değer mi?

Hak ediyorlar mı?

Kızgınlıklarımız arttıkça, sadece yağ sürüyoruz ekmeğine zamanın. Boşa geçmesine izin veriyoruz. İzin vermek zorunda bırakılıyoruz ya da? Oyuna gelmek ne kötü. Hepimiz bir şekilde getiriliyoruz bu oyuna. Kanıveriyoruz işte. Ya da her şeyi biliyor, sadece risk alıyoruz. “Bugün de yaşıyoruz garanti. Bugün de bi dersini alsın! Daha da yetmez belki, uzatırım.” diyenler de var biliyorum.

Diyebilme cesaretini gösterenler daha doğrusu…

Ama ben korkağım. Daha önceleri, bundan eksiklik olarak bahsederdim. Risk alamamak gücüme giderdi. İlk defa bu özelliğimden, hatta ilk defa bir özelliğimden övünerek bahsedeceğim.  Risk almamak güzel şey.  Gönlümü her daim huzurlu bırakmak güzel şey. İçime sinmeyen bir şey olsa, ne yapıp edip onu gidermeye çalışıyorum. Babamla, annemle mi tartıştım mesela, tartışma bitmeden öpüyorum. İçimden böyle geliyor ne yapayım. :) Bu konularda dik duramıyorum yani, gururlanamıyorum.

Bilmiyorum bu konuda çok hassasım. Hassas olmalıyım evet. Hepimiz olmalıyız!

Ama herkes risk alıyor. Zamanın ilerleyeceğinden emin olmakla birlikte, günlerin her zamanki gibi ilerleyeceğinden de eminler nasıl oluyorsa?! Böyle insanları hiç sevemiyorum. Kalbim itiyor onları. Çünkü zarar veriyorlar, hem kendilerine, hem çevrelerine.

Her Türk filminde vardır böyle insanlar. Hep hastayken gerçeği öğrenir birisi, sonra da ya mucize olur hayata döner, ya da o anda ölür. :(

Ama gerçek hayatta mucizeler pek yok! E hala niye Türk filmlerini örnek alıyorsunuz?

Hala geç değil. Hiç değil.

En azından bir sonraki an için,henüz erken. ;)

Y l e s i t m i t e

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Hayat-İnsanlar, Zaman | Posted on 21-02-2010

Etiketler:,

Başlık garip. ?! Bu ne ya?! :P

Hayır, ben sadece biraz zorlaştırmak istedim. Oynarsan bulursun doğru kelimeyi. ;)

Çünkü ,teslim olmak kolaydır.

Hem de çok kolay. Ben sadece biraz zorlaştırmak istedim.

Ellerini kaldırırsın, işte bu kadar.

Teslim olmak varsa kafanda, neye teslim olduğun önemli değildir. Bazen, kendi kendine teslim olduğunu unutur, sahte gülücükler saçabilirsin. Normal karşılanır. Oysa içten içe bir huzursuzluk elini kolunu bağlar, yüreğini bir başka attırır, bakışın bir başka olur.

Ne kadar dayanıksızız. Çoğumuz akşam pazarına kalmış meyve sebze gibi, sadece satış anının gelmesini bekliyoruz. Güzel bir sofrada baş köşede durmayı hayal eden yok ki. Sadece çökük, değişik, solgun bir bekleyiş var. Bekleyiş belli bir süreyi aşınca da, “Aman, ben böyle hayatııın…” deyip işin içinden sıyrılış var.

İşin içinden sıyrılış = teslim olmak.

Halbuki hayaller vardı. Ne oldu onlara? Hepsi birbirinden güzel değil miydi?

Bunları yaşama geçirmek yerine, düşlerde bırakmayı seçen sen değilsin de kim? Soru bombardımanı yaparak düşünmeni sağlayabilirim. Bunu yapabilirim gerçekten. Ama bu sefer bu yolu tercih etmiyorum. Herkes kendi dayanıklılığını belirlesin. Kendi kendini sorgulasın. Her koyun kendi bacağından asılsın.

Şaşırtmacalı test soruları olur ya. Çok eminsindir doğru cevaptan. Ufacıcııık bir fark yüzünden, yanlış cevaplarsın tüm soruyu. Hah, ya hayat bu şaşırtmacalı sorulardan oluşan bir testse? Hep kolaya kaçıp, soruyu bildim sanıp işaretliyor ve her seferinde daha da batağa saplanıyorsan? Günün birinde elindeki  eksi netlerinden utanıyor ve yapacak bir şey kalmadığını düşünüyorsan?

Olamaz mı? Bal gibi de olur.

Bütün bunlarla uğraşmayayım, hayat beni götürsün diyorsan, kolay yolu seç. Teslim ol ! Bir oyuncağa veya bir kişiye, hiç olmadı hayata, zamana. Zaten hiçbir şey umrunda olmadığı için, bir şekilde akacaksın nehirlerde, bilmediğin ve umrunun olmadığı yerlere.

Bütün bunları yazana kadar, hatta bu paragrafın başına kadar, hayatı akışına bırakmayı seçenlerdendim. Nereye giderse… diye düşünürdüm. Ne olursa olsun, oraya alışacağımı düşünür sorun çıkarmazdım.

Oysa, bir nehirde akıp gitmekten başka yapılabilecek o kadar çok şey var ki…

Bilinçli akmaya karar verdim. ;) Karar vermekten korkmamaya karar verdim.

Haa bir de, Herakleitos’a hak verdim. Bol bol hem de. Ne de olsa, “ Aynı suda iki kez yıkanılmaz.” ;)

Başlığı çözemeyip, hatta çözmekle uğraşmayıp yazıyı okuyanlar teslim oldular banaaa. Oleey, yakaladımm! Kelime mi neydi? Hmfs, bir şans daha vereyim.

5..

4..

3..

2..

1..

0..” Teslimiyet” diyenler kazandı. Diğerleri için üzgünüm.

Sizi gidi akşam pazarından alınma simitler siziii. :P

Nokta

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Zaman | Posted on 05-02-2010

Etiketler:,

Nokta.

Halbuki noktayla bitmeliydi cümleler… Bu sefer değişiklik oldu. Noktayla başlıyorum. Sanırım hayatımın ikinci cümlesini yazmaya başlamış durumdayım.

Böyle hissettiğin oldu mu hiç bilmiyorum. Hani artık hayatındaki belli bir dönemi atlattığını, başka bir döneme girdiğini fark etmek gibi… Tarif edeyim, şöyle oluyor:

Önce biraz boşlukta hissediyorsun kendini. Seni alıp, başka bir hayatın içine koymuşlar gibi, etrafını tanımaya başlıyorsun yeniden. Bakıyorsun, kim kimdir? Kim olabilir? Huyu suyu nasıldır? Ve kime nasıl davranılmalıdır? Bu arada kendi kendine tartıştığın ve “Herkes aynı kalmasına rağmen, herkes nasıl da değişmiş?” gibi abuk subuk cümlelerle kafanı bulandırdığın için pişman olsan da, başka çözüm yolu bulamamak seni sıkmıştır. Evet, herkes aynı kalmıştır, ama herkes değişmiştir!

Belki de senin algın değişmiştir. Sanırım bu daha mantıklı.

Ama bazen kolay kabullenemezsin. Hayat akar gider, sen bakar durursun.

Hmm nasıl anlatsam daha somut? Hani sorsan 7 yaşındaki çocuğa “Gökyüzü ne renk?”, ne cevap verir? “Mavi! ” ama algılar değiştikçe, yani çocuk büyüdükçe, soruya soruyla karşılık verebilir. “Mavi” demek yerine, “Günün hangi saati?” diye sorabilir. Biraz daha büyüse, artık kocaman adam olsa, sadece mavi demek ve günün hangi saati olduğunu öğrenmek yetmez,rengin tonlarıyla cevap verir. Parliament mavisi, turkuaz mavisi de nereden çıktı sanıyorsun? :)

Herkesin hayatındaki nokta sayısı, onun ne kadar çeşitli gökyüzü gördüğüne bir işarettir. Nokta sayısı arttıkça, verilen cevap, günün saatine göre mor ve tonları, kırmızı ve tonları olabilecektir.

Özetle, daha önce sorsalar aklının almayacağı şeyler, günün birinde başına gelmiş ve sen o duruma alışmaya çalışmışsan, bir yerlerde bir nokta koymuşsun hayatında. Bir başka cümleni kurmaya başlamışsın. Bence böyle!

Şimdi bazen masal dinlemek istiyorum. Odam oyuncaklarla dolu hala. Hala ayımla yatıyorum. Ne kadar inkar etsem de, büyüyorum. Her yanım fotoğraflarla dolu. Geçmişin bağımlısıyım. Fotoğraf çekilirken de, geleceğe baktığımı biliyorum. Ve her fotoğrafıma bakmak, geçmişten bir mektup almak gibi… Bu kısır döngü dönüyor beynimde bir yerlerde.

Bir gün noktaları sayacağım. Gökyüzünün yeşilini de göreceğim. Belki yıldızlar parlamayacak eskisi gibi. Belki dünya beyaza çalacak. Ve aynı zamanda dünyası kızıla çalanlarla anlaşamayacağım. Aramızdaki tek sorun aynı uzayda, paralel olmayan doğrular üzerine nokta koymak olacak.

Herkesin, paralelindeki noktalara rastlaması ve mutlu olması dileğimle… Sevgiler…

Uses wordpress plugins developed by www.wpdevelop.com