Doğum günümü kutladığım sıralarda, aynı zamanda yeniden doğuyor olmam güzel bir şey!
Aynıymış gibi görünen, apayrı şeyleri seviyorum.
Gülügül’ün birinci yaşını kutlarken, “Yazı Hayat Hikayem” den bahsedeyim istedim.
Kalemi elime tutuşturduklarında, yazı yazmaya başladım ben. İlkokula giderken, sadece ev halkının okuyabileceği bir gazete çıkarırdım evde.
2 A4 kağıdını ikiye katlıyoruz. Ortadan zımbalıyoruz. Sonra içine bir şeyler yazarak doldurup, satışa geçiyoruz. Biraz maddi amaç güdülmüş olabilir o dönem. Neyse burayı çabuk geçeyim. Çaktırmadan.
Biraz daha büyüdüm. Kişiliğimi oturtmaya çalışırken, anne-kız kavgaları, baba-kız kavgaları oldu tabi. Her seferinde, mektup yazdım. Kendi ağzımdan, küçük ayım ağzından… Abim İstanbul’da okuyordu. Ona mektup yazdım. Konuşmak yerine, yazmak ifade etti beni yıllarca. Ben mektup verirdim, mektup beklerdim. Hiçbirinde beklediğim mektuplar gelmedi. Sözlü konuşmalarla halletti karşı taraf. Bana hayatta mektup yazan bir tek kişi vardı, rahmetli büyükbabacığım.
Mektuplarını saklıyorum. Öğütlerini tutuyorum!
Bu yıllarda, bir mini defteri dolduracak bir de marangoz çocuk hikayesi yazdım. Okuyanlar şaşırmışlardı. Hem yazılanlara, hem de garip geçen çocukluğa… Nerden aklıma geldiyse?! Çok güzel bir hikayedir gerçekten. Hala ara sıra okurum. En azından ben beğeniyorum. Hem de çok.
Ama tabi, herkes koşup oynarken; bu işler bana angarya gelirdi nedense. Eve gidip yazı yazmak daha zevkliydi. Garipti. Okul çıkışı herkes ip, top bakarken; ben kalem, silgi beğenirdim. Okula ip götürdüğüm nadirdir…
Bu arada aklıma gelmişken, ilk kompozisyonumu babam yazmıştı benim. Ama gariptir, şu satırı çıkar, böyle böyle bi şey de oraya falan diye yönlendirmiştim babamı. Kendi kendimi geliştirdiğimin farkına varmadan yazmaktan korkmuştım, kendi başıma düşünemeyecek kadar küçüktüm belki de. Diğer herkes kompozisyonlarını tahtada okuyunca, babamın yazdığı kompozisyon çok büyük kaldı. Öğretmen de anladı tabi. Ama ne demişti tam hatırlayamıyorum.
Zaman geçerken, benim düşüncelerim geliştiği gibi, yazı yeteneğim de gelişti. Biraz daha büyük yazılar yazmaya başladım, biraz daha kendime döndüm sonraki yıllarda. Kocaman yeşil sayfalı bir defterim vardı, yeşil pilot kalemle yazardım. (Genelde) Kırmızı pilot ya da kurşun kalem tercih ettiğim de çok olmuştur. Her yazımda kalem seçme tercihimden konuya girmişimdir.
Hatta bir dönem daktilo arayışına düşmüştüm ki, babamı sıcaklarda daktilo almaya yollamıştım. Bunun yazısı da tam burada.
Bunların dışında, çekmece köşelerinden, ne bileyim dolap kenarlarından hep tek tek sayfalar çıkar. Hepsi de sadece ihtiyaçtan yazılmış, işi bitince de savrulup atılmış. Onlara çok değer veriyorum şimdi. Hatta daha çok! Çünkü sadece o ana özgü, sadece kafamı boşaltmak amacıyla yazılmış satırlar. Başka hiçbir kaygı taşımıyor kendileri.
Çok özetle, yazı serüvenim böyle gelişti. Günün birinde, yazdıklarımı başkaları da okusun dedim. Kendimden çekinmekten vazgeçtim. “Ben de böyle düşünüyorum arkadaşım.” diyebilmekten güzel bir şey yok. Bunu fark ettim.
İyi mi ediyorum, kötü mü bilmem?! Yazıyorum, birçoğunu da burada sizinle paylaşıyorum. Açıkçası, şimdiye kadar geçirdiğim yıllara acıdım. Yazmak zevkliymiş, yazdıklarımı paylaşmak daha zevkliymiş. Eleştiriler duymak güzelmiş. Postalarımın arasından tanımadığım kişilerden gelenleri okumak da çok keyif vericiymiş. Bana teşekkür edilmesi, güzel bir duyguymuş.
Geçirdiğimiz bir yılda ben çok şey öğrendim. Teşekkür ederim!
Daha öğrenecek çok şeyim var…
Son olarak, kimsenin kanatlarınıza dokunmasına izin vermeyin. Nev’den Kelebek’i bunun için dinleyin.
Sevgilerimle…