Saygı Duymuyorum…

12

Posted by Gülügül | Posted in Önemli Günler | Posted on 29-10-2009

Etiketler:, , , ,

Bizim aile biraz garip. Gerçekten. Örneğin anneannemlerin balkonundaki bayrak yaz kış durur. Takılmak için bir bayramı veya önemli bir günü beklemez. Kirlenirse alırlar yıkarlar, sonra yine takarlar. Hatta geçen gün müküşü ziyarete giderken, apartmana girmek üzereyken kapıcı anneme seslendi. “Yenge, bayrak sürekli asılı duruyor diye karşı apartmandan şikâyet var. İndirecekmişsiniz.”

Bilmeyenler varsa, İzmir’de oturuyoruz biz. Hani Atatürk kızları, Atatürk oğlanlarıyla meşhur il… Hani Atatürk’ün âşık olduğu il… Hal böyle olunca, ufak çaplı bir şok geçirdik tabi. İzmir’de, koskoca cadde üstündeki bir apartmanın bir dairesindeki minik özgürlük simgesi birilerini nasıl rahatsız edebilir? Annemden önce ben atıldım lafa,”Kimsenin böyle bir şey demeye hakkı yok.”. Ardından annem “Kimmiş o? Söyler misiniz ?” dedi. Kim olduğunu kapıcı da bilmiyormuşmuşmuş. Karşı apartmandan haber uçmuş.

Konuşma bir yere varmadı haliyle. Eve çıktık, dayım karşıladı bizi. Ona anlattık durumu. “Bayadır yıkamamıştık, kirli duruyorsa karşıdan… O niyetle demişlerdir!” dedi. Bayrak yıkandı, tekrar asıldı. Karşı apartman bir günlük sevinmiştir belki ama, ertesi gün tertemiz bayrağımızı görünce şok geçirmiş olabilir. :)

Dün yine müküşe gittim. -Bilmeyenler için-, her şeyi unutup duruyor kendisi. Seslenirken adımla seslense de, “Benim adım ne?” dediğimde ona bile cevap veremiyor. Kopya ver diyor. :) Her neyse, cumhuriyet kadını Atatürk’ü unutmamış. Dedim ki “Yarın Cumhuriyet Bayramı, bayrağını astın mı ?”. Bana şöyle bir cevap geldi. “Ohooo, ben onu indirmem ki. Görmedin mi sen, çık bak balkona!”

bayrak

Bizim evi anlatsam, bundan farksız. Hadi yağmurda çamurda indiriyoruz ama, genelde duruyor bayrağımız. Bayramı beklemiyor yani. Benim odamda Atatürk resimleri var, salonda bile bir camın içinden bakıp duruyor bize Atatürk. Her gün tozu alınıyor :D Kısacası, biz onu unutmuyoruz. Unutturmuyoruz.

Balkonuna bayrak asmayan kesim, Cumhuriyet Bayramı’nı neşeyle kutlamıştır. Hatta dağdan inenlerden daha büyük bir coşkuyla kutlamışlardır. Eminim buna! Çünkü cumhuriyet demokrasi getirdi. Demokrasi özgürlük getirdi. Özgürlük dağa çıkma hakkı.

Eğer bir padişah olsaydı, tez zamanda kelleleri vurulurdu. Bir ferman yayınlanırdı evlerinden dışarı çıkamazlardı. Oysa cumhuriyetle yönetiliyoruz. Oysa haklarımız var. Özgürüz. Atatürk isteseydi padişah olurdu. Tek söz hakkı kendinde olurdu. Etraf el pençe divan dururdu. Bu kolayıydı. O zor olanı seçti. Bize düşmanımızla baş etme hakkını verdi. Özgürlüğü başka tarafından alanlarla baş etmenin güzel hissini tattırdı. Bu yüzden cumhuriyet herkesin işine geldi.

Bu sabah “Gençliğe Hitabe”yi bir kez daha okudum. Hatta madde madde sıraladım yazanları. İktidar sahiplerinin gaflet ve delalet içinde olması diye de bir madde var içlerinde. Her neyse, kafamda her gerçekleşen  olay sırasına bir artı koydum. En son, milletin harap ve bitap düşmüş olması da gerçekleşmek üzereydi. Hadi buna da yarım artı koydum diyelim. Sıradaki maddede, bütün bunlara rağmen cumhuriyeti koruyun demiş. Canım benim:) Baş edin, yok etmeyin demiş.

Biliriz ki öldürmeyen acı güçlendirir. Hala ayakta olduğumuza göre çok daha güçlendik biz!

Şimdi moda oldu, herkes birbirine “saygı duyuyor”. Bu bir özellik midir? Ben saygı duymuyorum birçok şeye. Ortada suçu olmayan insanların cumhuriyet bayramını içerde, dağdan inenlerin de halay çekerek kutladığı bir cumhuriyet bayramı…

Hâlbuki dedikleri bir bir çıktı…

Harfi harfine uydu.

Ama bugün ne oldu, herkes ama herkes çok sevinçle kutladı bayramı. Bayrak asılsa da, asılmasa da…

Benim de söyleyeceklerim var!

0

Posted by Gülügül | Posted in Önemli Günler | Posted on 01-09-2009

Etiketler:, , , , , , , ,

30 Ağustos’ta yayımlayacaktım… Olmadı maalesef :( Gecikmiş bir Zafer Bayramı yazısı. İyi okumalar…

Biraz Umut Sarıkayavari (!) bir başlık olduğunun farkındayım ama söyleceklerim pek de komik olmayacak.

Hani, “Eğer hayvan olsaydın hangisi olurdun?” gibisinden abuk sorular olur ya, ve cevapları…Bunun artık pek de abuk olmadığını düşünüyorum. Benim cevabım, at! İçimden öyle geldiği için at dedim. Kediyi kendime yakıştıramam, çok sevimli fakat biraz mıymıntı ve nankör; köpek desen çok sadık fakat sahibine endeksli yaşar; civciv ; minik ,sarı ve eğlenceli fakat çok dayanıksızdır. Kuş her şeye tepeden bakar; karınca çalışkandır ama hiçbir şeyi tam anlamıyla göremez ,boyutları elvermez.

Ben düpedüz atım yahu. Şekere bayılırım, özgürlüğü severim, yelelerim uçtukça huzur bulurum. Sıcak kanlıyım, birisi beni sevdikçe deli olurum. Biraz acının, ileride daha büyük rahatlıklar getireceğini bildiğimden, nallarıma razı olurum. Durumlara uyum sağlarım, bazen Kordon’daki romantik arabaları çekerim, bazen savaşırım. Hele ki başım ülkemin şekliyle anıldığı için çok gururlanırım. Yelelerimi   savururum, özgür olduğum için çok mutlu olurum. Burnumu da severim, çenemi de, kulağımı da… Hepsi benimdir.

Zamanında çok savaştım. Ormanların kralı aslandan emirler aldım. Aslan sarışındı, keskin bir bakışı dünyalara bedeldi. Cesareti dillere destandı. Yanına yaklaşabilenler ayrı bir cesur sayılırdı. Aslanla aynı yolda yürüyenler,aynı tarafa bakanlar hiçbir şeyden korkmazdı. Öyle bir güven ! Her ormanın bir kralı vardı. Ama derler ya bizimkisi bir başkaydı…

Bir gün  ekolojide bir dengesizlik oldu. Kurtlar bizim ormana saldırdılar. İstedikleri her şeyin var olduğu mükemmel bir yerdi bizim orman. Buraya sahip olabilmek için çıldırdılar. Öyle gözleri döndü ki, her yönden saldırmaya  başladılar. Ama bizim orman yoksuldu, bizim ormanın kurtları çoktu. Kurtlar, aslanlar ve atları geçebileceğine inandı. Atlar dörtnala koşuyordu, kiminin nalları yoktu. Bu sefalet ancak sevgiyle doyuyordu. Her ormanda atlar vardı ama derler ya bizim atlar bir başkaydı…

Burada doğa bile savaştı! Kurtların bulduğu kuyulardan yorgunluk yaratan sular çıktı. Kurtların haritası, düzlük bir alandan ibaretti. En kaliteli pusulalardan kullandılar ama yanıldılar. Bazen yol gösteren şey sadece inançtı, düşünce gücüydü. Bizdeki pusula ikinci türdendi, ilkinden de vardı ama ibresi yoktu! Kuşlarımız tehlikeleri önceden gözetledi, kuzularımız yünlerinden kazak ördü. Her ormanda herkes canla başla çalışırdı ama derler ya, bizim orman bir başka çalıştı…

Aslan  her yerdeydi. Bir ara öyle bir hal almıştı ki, hangi at arkasını dönse aslanı görüyordu.  Ya aslan uçabiliyordu, ya da mucizeler oluyordu. Kurtlar bu mucize ormana geldikleri gibi gittiler. Zaten aslan, “Geldikleri gibi giderler” demişti. Kapısı kırık ormanımıza aldandılar da, asıl kapının başka yerde olduğunu gördüler. Bu kapıyı aşamadılar. Bozuntuya vermediler, atlar güçlüydü, kurtlar geçemiyordu. Zaman içinde yılanlarla, fark etmeden buraya sahip olma hayalleri kurmaya başladılar. Hala cesur olmaları biraz gülünçtü.

Kurtların arkasından 30 Ağustos’ta bayram yapmaya başladık da, iyice hırslandılar. Zafer bizim ormanındı. Yılanlarını saldılar, yılanlar her yerdeler. Ama planda olmayan bir şey oldu, orman yılanlardan haberdar. Atlar yerlerini biliyor, kuzular evlerinde stok yapmaya başladılar, kurtlar zaten korkup kaçtılar.

Hiçbir şeyimiz yoktu o zaman. Şimdi de çok şeylerimiz olduğu söylenemez. En gerekli olanı bizde ya, önemli değil. Şimdi salsınlar yılanlarını salabildikleri kadar. Süründükleri kadar sürünsünler bakalım. Nasılsa gizleyemediler, hepsi ortada apaçık bir alanda. Hele bir başlarını kaldırmaya cesaret etsinler de görelim atlar nasıl şaha kalkıyor. Bu arada da biz bayramımızı kutlayalım!

Aslanımız, hep birlikte nice bayramlara… Atlarından sevgilerle…

Çağrışımlar İçinde

4

Posted by Gülügül | Posted in Önemli Günler | Posted on 25-07-2009

Etiketler:, , ,

Birbirini çağrıştıran kelimeler arasında kaldım. Özgürlük aklıma geldi, sonra kuşu düşündüm, sonra beyazla mavi geldi aklıma. Birden ferahlığı çağrıştırdı. Rüzgarı düşündüm. Yelpaze de aklıma gelenler arasındaydı. İşte benim garip beynimde yelpaze ile özgürlük arasında böyle bir bağlantı vardı.

Sadece benim beynimde bir gariplik olmadığını bir araştırma yapınca öğrendim. 1872 yılında yayınlanan ‘Young Ladies Journal’ dergisinde yelpazelerin gizli dili anlatılmış, hızlı yellenmek ‘ben özgürüm’ demekmiş. 1872 yılındaki leydi! lerle bakış açım aynıymış. Buna niye şaşırmadım?! Ben 2009 yılında 1872 kafasıyla yaşamaktan gayet memnunum.

Özgürlüğün tanımını düşündüm de, özgürlük bir tane değil ki. Düşünce özgürlüğü, siyasi özgürlük,ifade özgürlüğü, negatif özgürlük, pozitif özgürlük, cart özgürlük, curt özgürlük… Kendi kendime ,”Kendimi ne zaman tamamen özgür hissedebilirim?” diye sorduğumda alacağım cevap, benim özgürlüğümü tanımlayacak. İşte beynimdeki ilk çağrışımın, özgürlükle kuşun bağlantısı budur.

Kendimi kuş gibi hissedersem, istediğim zaman istediğim yere uçacaksam, evim gökyüzü olacaksa ben özgürüm, bunu hissettim. Evimin gökyüzü olması, beynimdeki mavi ve beyazı çağrıştıran yerler. Bulutlar ve beyaz güneş ışığı…

Bir saniye, bulutlar deyince, ferahlığın nereden geldiğini anladım çağrışan kelimeler arasına. Bulutlarda yaşamak, bulutlarla yaşamak bir kuş için ferahlık. Bir kuş değilsem de, havayı serinleten bulut beni ferahlatıyor. Şekilleriyle fal baktıran bulut beni ferahlatıyor.

Ferahlığın da nereden geldiğini çözdükten sonra, rüzgara geçiş yapmak istiyorum. Şu sıcak havalarda, beynim kaynarken beni ferahlatan tek şeyin rüzgar olması şaşırtıcı olmasa gerek. Bunun çözümü çok basitmiş.

Bulmacamın son parçasındaki yelpaze, rüzgarın eş anlamlısı olan “yel”den de gelmiş olabilir. Rüzgarı sağlayan en ilkel şey olmasından da gelmiş olabilir. Açıkçası şu anda nereden geldiğini pek önemsememekle birlikte, beni nereye götürdüğüyle gerçekten çok ilgileniyorum.Burada kısır döngüye girdik galiba :) . Şimdi isteyenler ikinci paragrafa dönerek oradan okumaya devam edebilirler. İstemeyenler için beynimin beni götürdüğü yeni yere uçuyoruuuzz…

3!
2!
1!

Seçimini yeni çağrışımlardan yana kullananlar, merhaba ! Yelpaze beni değişik yerlere götürdü. Sanki kuş oldum, alabildiğine özgürüm , beyaz gün ışığı içinden, bulutların arasından gidiyorum. Bir yere indim de, yolculuğumun zamanda ilerlemesinden şüpheliyim.

1900′lerde bir genç kızım. Türkiye’de yaşıyorum yine ve tabii ki. O zamanlar özgürlüğün tanımını bir başka türlü yapıyorum. Çünkü çok yakışıklı bir adama aşığım. Çünkü o sarışın, çünkü mavi gözlü. Çünkü bana özgürlüğümü onun beynindeki çağrışımlar verdi.

Dün, İsmet Paşa’dan Lozan’daki görüşmeler hakkında çok memnun edici gelişmeler duyduk. Sonucun böyle olması muhakkaktı! Bilfiil kendilerini tebrik etmek istedim. Fikirlerimizin sabit olması , kanaatlerin bir olması… Ona bir kere daha aşık oldum. İsmini vermediğim halde kim olduğunu anlayanlarla aynı yoldayım. İsmini vermediğim halde, özgürlüğünü böyle tanımlayanlarla aynı yoldayım.

İşte dün, 24 Temmuz’da Lozan’dan duyduğum havadisler bana özgürlüğün tanımını bir kere daha yaptırdı. Artık yelpazemi daha hızlı sallıyorum. Kabarık modern eteğimle Lozan kutlamalarında otururken, onunla bir vals yapmayı çok istiyorum!

Ben Kahraman Oldum !

2

Posted by Gülügül | Posted in Önemli Günler, Zaman | Posted on 19-05-2009

Etiketler:, ,

Gözümü bir açtım ki İskoçya’dayım. Hayal ettiğimin aksine, yük ve yolcu taşıyorum. Böyle sıradanlık benim işime gelmez. Ben farklı doğdum, bana böyle geliyor. Günler gelip geçiyordu. 5 yaşındayken Yunanistan’a satıldım. 13 yaşındayken çok büyük bir kaza atlattım.
Ben 16 yaşındayken, içimde neredeyse yeniden doğmanın verdiği şevk ve gençlik ateşiyle Osmanlı İmparatorluğu bünyesine girdim. Türk bayrağı kıyafetimin en güzel yerine rozet olarak takıldıktan sonra, adıma “Panderma” dediler. O andan sonra, daha gözlerimi açar açmaz içime doğan kahramanlık hislerini tekrar duydum.

İlk yıllarda yük ve yolcu taşımak için kullanılmaya devam edildim. Benim 16-22 arası yaşlarıma denk gelen yıllar işte ! O yıllarda yolcu olarak binenlere kulak misafiri oluyordum. Osmanlı İmparatorluğu artık eski gücüne sahip değilmiş. Yönetimimiz neredeyse tamamen başka ülkelere bırakılmış. Daha bir sürü şeyler.. Herkes çaresiz. Kimsenin elinden bir şey gelmiyormuş. Fakat fısır fısır bazı söylentiler dolaşıyordu. Genç bir asker varmış. “Anadolu’yu yakmaya gitse.” deniliyordu. “O ateş bir harlanırsa kimse bizi durduramaz.” dediklerini de duydum.

22 yaşından sonra Osmanlı Seyrüsefain İdaresine atandım. Adımı “Bandırma” olarak değiştirdiler. Rozetini taktığım, benimsediğim vatanımın durumu ne haldeydi çok merak ediyordum. Genç olmama rağmen elimden bir şey gelmemesi çok üzücüydü. Duyduklarıma göre o asker benden yalnızca 3 yaş büyüktü. İçimizde aynı ateş olmalıydı. Ah onu bir görebilsem !

Hani derler ya , insanların bazen bir anı olurmuş. O an ne söylerse o olurmuş. Benim öyle bir anıma denk gelmiş olacak. Ben bunu dedikten 7- 8 yıl sonra, İstanbul’da otururken, düşünmekten her tarafım pörsümüş etrafa bakınırken , onu gördüm. Öyle bir göz olabilir mi? Bir göz, aynı anda hem kararlılığı, hem güveni, hem ateşi, hem suyu, hem çareyi, hem sonsuz maviliği nasıl barındırabilir? Güneşten parlak sarı saç mı olur? Bir insan nasıl bu kadar mükemmel olabilir? Evet! Sonunda onunla tanıştım.

İçimdeki kahramanlık hissinin yanlış olduğunu bir an bile düşünmemiştim. İşte o gün geldi. Görevim onları Anadolu’da ateş yakmak üzere Samsun’a bırakmaktı. Oturmaktan o kadar hamlaşmıştım ki, Karadeniz’in hırçın sularına nasıl kafa tutardım bilmem ! Üstelik pusulam da çalışmıyordu. Bu düşünceler eşliğinde üzülürken, onun sesini duydum. Samsun’a ayak basar basmaz gerçekleştireceği planlarından bahsetmişti yanındakilere. Ben nasıl yüz üstü bırakabilirim onu bu durumda? Anadolu’ya atacağı ateşi önce benim üstüme attı. Gayet cesur bir şekilde, pusulam yerine yüreğimi koyarak 3 gün içinde onları istedikleri yere götürdüm. Hayatımın en unutulmaz, en onurlu, en muhteşem sahnelerini yaşadım.

Vapurdan aynı kararlılıkla indiler. Arkalarından baktım. Ben de bir kahramandım. Yıllar içinde hep duydum. O kararlılığın sapması imkansızdı zaten. O askerin adını da öğrendim. Mustafa Kemal Paşa’ymiş. Ateşi ortalığı yakmış, kavurmuş. Hep birlikte Kurtuluş Mücadelesi’ni başlatmışlar.Ve bildiniz, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuşlar. İnanılmaz mutlu oldum.

Ben 46 yaşındayken beni görevimden ayırdılar ve bir yol sonra bir armatöre sattılar. Bu armatör de beni parçalayarak hurda yaptı. Olsun, beni bilen biliyor artık. Yıllar sonra 2001′de yeniden inşa edildim. Şimdi onları bıraktığım yerde duruyorum! Ateşin başladığı yerde duruyorum!

Demek istediğim, son derece cesaret isteyen durumlardan geçtik. Bunları yapabileceğimize inandık. Kötü gemilerimizle, dünyaya kafa tuttuk. Silahımız çok azdı. Siperimiz yoktu, kendimiz siper olduk. Yemeğimiz yoktu, her öğlen üzüm hoşafı çıkardı savaş zamanı. Bazen ekmek gelmediği olurdu. Suyumuz vardı ama mataramız delikti. Çorabımız yoktu, postalımız yırtıktı. Bu durumda dünyayı karşımıza almak deli cesaretiydi. Ya da deli cesaretine sahip olan delikanlıların eseri olabilirdi. Bu yüzden gençlik bu kadar önemli. Bu yüzden gençliğe bu kadar ihtiyaç var. Bu yüzden o bize inandı, bu yüzden biz ona inandık.

Gençlik başka şey. İçinizdeki gençlik ateşi sönmesin!

Çocukluk…

4

Posted by Gülügül | Posted in Küçüklüğüm, Önemli Günler, Zaman | Posted on 23-04-2009

Geçen gün Konak’ta vapurdan indim, otobüse binmek üzere yola koyuldum. Her zamankinden çok çok çok daha kalabalık.. Şaşırdım.. Etrafıma bakındım bir heyecanlılık hali.. Sonra biri mikrofona konuştu..”Dikkat ! Dikkat! Ukrayna temsilcileri lütfen çocuklarınızı alıp, sıraya geçin! ”

Günden, aydan haberi olmayan zavallı ben önce afalladım. Ukrayna temsilcisi niye Türkiye’de !? Sonra ne kadar utandığımı anlatamam. Aylardan nisan çünkü.. İkinci haftasını çoktan geçmiş… 23′üne yaklaşıyoruuuzz…

Bıdır bıdır koşturan minikler etrafta.. Kimi halk oyunları oynayacak, kimi modern dans sunacak..Kimi kırmızı-beyaz giyinmiş, kimi morlar,maviler… Alanda bir renk cümbüşü yaşanıyor.. Ront elbiselerinin renkleri, tenlerinin renkleri karışmıs :) Dilleri farklı, bakışlarıyla anlaşıyor bu minikler.. Dünyanın taa öbür ucundan, ülkemize gelmişler.Şimdi düşünüyorum, tarihten geri gidiyorum.. Nisanın 18′inde burada olmak isteyen gruplar, ne kadar
zaman önce hazırlanmaya başlamalı? Çocuklarını başka ülkeye yollayacak aileler, ülkelerinin en iyi şekilde temsil edilmesini isterler.. Bunun için en az bir ay önceden alışverişler başlamıştır bence…Sonra, yapacakları gösteriye eksiksiz bir biçimde hazırlanmak nereden baksan 6 ayı bulmuştur.Nasıl bir gösteri hazırlayacakları, koreografileri falan da çalışmalara başlamadan önceki bir aylık bir süreç olduğunu varsayayım. Toplam 8 ay oldu :)

Dünyanın herhangi bir yerindeki bir çocuk; heyecanla,mutlulukla,ona değer verildiğini bilerek 8 ay boyunca çalışıyor, didiniyor, yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışıyor… Bir de her ülkeden gidecek takımın belirlenmesi olayı var ki burayı ben atlamışım… Bu takımlar 10′ar kişilik olsa, yalnızca 10 ülke Türkiye’ye gelmiş olsa,(gördüğünüz gibi minimumlarda bir hesaplama.. :) ) Her yıl 100 çocuk, Türkiye ve Atatürk hakkında bilgi sahibi :)

O çocuklara özendim ben :) Hiçbir 23 Nisan’da halk oyunları gösterisi yapmak kısmet olmadı bana :) İlkokuldayken bir 23 Nisan’da şiir okuyacaktım, mikrofonu elime aldığımda , bütün okulun karşısına çıkma heyecanı ve keşke o (Atatürk :) ) beni duysa hayalleri karıştı. Ben bu düşüncelerle hayatımda ilk defa elime aldığım mikrofonun sesini tamamen kapatmış
bulunup, sesimin de sadece yanımdaki müdür yardımcısı, ben ve belki de onun duymasına ( :) ) sebep olmuştum. Bir başka 23 Nisan’da, annemle babamı azarlayarak, bugün benim bayramım niye kutlamıyorsunuz? Atatürk boşuna mı demiş Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıııı?? Ben çocuk değil miyim??.. diye bağırdığımı hatırlıyorum :) Orta okulda koroya girmiştim. Önemli günlerde dizilip 2 veya 3 şarkı söylerdik, biri “Hoyra rira rira..” :D bunu herkes bilir, diğerini
şu an anımsayamadım malesef. Sonra tören biterdi… Karşı kırtasiyeden aldığım ucuna sopa tutturulmuş minik bayrak elimde gezer, en sonunda odamda asılı olan Atatürk resminin yanında kendine yer bulurdu :)

Şimdi biraz da daha eskiye gitmek istiyorum. O sarışın çocuk, çocukluğunu yaşayabildi mi? Yaşasa, salıncağa bindiğinde çocuk neşesi olmazdı üstünde…
Benim gibi halk oyunları oynamak istedi mi küçükken? İstemese, zeybek çalınınca tüyleri diken diken olmaz,kollarını açarak, “Haydi Bre efeleeeerr” diye bağırmazdı…
Benim gibi topluluğa karşı şiir, hikaye okumak istedi mi? İstemese ,otuz altı buçuk saat süreyle, milleti için nasıl savaştığını, neler geçirildiğini,tehlikeleri mecliste okumazdı! O kadar açık ki içindeki çocuğun susmadığı…Ve çocukların susmaması gerektiğini bildiği.. Ve çocuklara , “sizin de değeriniz var! ” dediği.. Bu ev sahibi ayrıcalığını Türk çocuklarına yaşattığı..Bize çok güvenildiği.. Hepimizin aslında çocuk olduğu…

Önemli günlere çok değer veren ben, bir de Atatürk’ün kızı sıfatıyla, bu tür bayramlarda bir şeyler yapabilmek düşüncesiyle yanıp tutuşurum ! Okulda şiir okuduğum halde kimse duymadıysa, halk oyunları gösterisine çıkamadıysam, sesim güzel değil de şarkı söyleyemiyorsam sana , ben de davranışlarımla layık olurum canım Ata’m! Seni özlüyorum,
ben senin kızınım , annem senin kızın, babam senin oğlun olduğu gibi ! Senin kızların çok bu ülkede… Bize güven ;)

Uses wordpress plugins developed by www.wpdevelop.com