Ay, içim ne rahat!

2

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım | Posted on 16-02-2010

Etiketler:, ,

Ay içim ne rahat! Valla bak.

Belki hayatım beklediğim gibi gitmiyor, belki bazı kavramları yanlış kişilerle eşleştiriyorum ama ne yaptıysam, içime soruyorum. Sorun kimdeyse hallediyorum.

En ufak hareketimde bile, beynimin içine yerleşmiş bir mekanizmaya danışmadan yapamıyorum. Soruyorum sevgili beynime, şunu böyle yaptım, doğru mudur yanlış mıdır? Sonra saatlerce yesin dursun kendini. Kendi kendini çürütsün. Sonuçta bana doğru ya da yanlış değerini döndürsün yeter. :) Doğruysa, pörfekto! Yanlışsa, düzeltirim. (İçimin rahatlayacağı düzeye kadar.) Bu da pörfekto!

Evet, bu beni yıpratıyor. Bu yıpranmaya, ancak içimin rahatlığını göze alarak katlanabilirim- ki böyle oluyor. Hayatımın beklediğim gibi olmamasının nedenlerinden, kendimi silince işim gerçekten çok kolaylaşıyor. Gerisi elimde değil. Yaşanacaksa yaşanacak, olacaksa olacak. Ne yapayım?!

Ben, an itibariyle kendimi bu nedenlerden silmiş durumdayım. Bu konuda çok bahtiyarım. :D Artık insanların değişik ve komik hallerini, gayet de gülerek izleyebilirim. Bunu hak ettim.

İç rahatlığı ne kadar doyuma ulaşmışsa, kendine güven de o kadar artmıştır. Bence bu böyledir. Tamam ona, buna, şuna güvenme ama kendine güven bence. Yoksa n’olur halin? Haa bir de, en önemlisi kendini kandırma. En acımasız yerinden vur kendini, bakalım yüzleşebiliyor musun? Yoksa yüzeysel bir geçiş yeterli midir? Karar senin. Verdiğin karara göre yaşayacakların, hak ettiklerin de senin.

Minik bir kurt kalırsa beyninde, yer bitiririr valla benden söylemesi. Halletmeden ilerleme. Her şeyi ertele, bunu erteleme. Sonra bekle, hayat getirsin önüne yeni oyunlar. Bakalım kaçıncı evreye gelecek, kaç can harcayacaksın? Ne kazanacak, ne kaybedeceksin.

Her defasında en doğruyu yapman mümkün değil. Hatta yanlış yapsan daha verimli olur. Bir de düzeltme aşaması var çünkü. Ama ne yaparsan yap, için rahat olsun. “Ben bunu böyle yaptım, şunu bunu düşünmüştüm, yapabileceğim her şeyi yaptım. Kendimi nedenlerden eledim, artık çevresel faktörler devrede.” diyebil.

Ben böyle yapıyorum açıkçası.

Göz yumuyorsam, efendime söyleyeyim terbiyeli terbiyeli duruyorsam her şeye, bunun sebebi de kendileridir. Teşekkürü bir borç bilirim. ;) Çünkü annem ben küçükken sık sık tekrarlardı, “ Edepli edebi edepsizden edinmiş.” deyimini. O zamanlar bunu tekerleme sanıyordum.

Madem teşekkür olayına girdim, buradan sevgili beynime ,ve kafamda işlettiği mekanizmasına ,ve sevgili kalbime, ve içinde beklettiği minik terazisine, teşekkür edeyim.

Son olarak da, vikipediyi açmış, rastgele sayfa bağlantısında karşıma şu cümle gelmişken, yazmadan edemedim. :

Acur (Cucumis melo var. flexuosus), kabakgillerden, kabuğu çizgili ve nadiren tüylü, bir hıyar çeşidi gibi görünse de gerçekte bir kavun varyetesidir.

Ama hayır, resmini koymayacağım, baktım çok komik olacak yoksa. Öhöm, bu ciddi, kızgınlık, kırgınlık üzerine yazılmış bir yazı olup, her hakkı saklıdır.

Teşekkürler… :D

Diğerlerine İki Şarkı Hediye…

2

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım | Posted on 13-02-2010

Etiketler:, ,

Birçok başka şey yazabilirdim bugün. Bambaşka şeyler. Kızdığım, üzüldüğüm, kırıldığım şeylerden mesela. Kendim sıkılmakla kalmıyorum, seni de sıkıyorum bu konuları okurken, farkındayım. Çok güzel şeyler öğrendim yine. Çook da ilginç. Çook da karışık. Çook da üzücü. Bunlar bende kalsın!

Hadi gel sevgilinden bahsedelim.

Sevgililer günü yaklaştığından değil. Hiç bahsetmedik diye. Sevgi, güzel bir duygu diye. Soyut bir kelimeye, somut kanıtlar sundun diye… Somut kanıtlar sunabilecek insanlar olduğunu kanıtladın diye.

Baştan söyleyeyim. Her konuda yazabilirim, düşüncelerimi ifade ederim ama bu konuda biraz beceriksizim işte. Bana yardım etsene.

Göz göze geldiğiniz anları say mesela. Kaç sefer aynı şeyleri söylemeye yeltendiniz? Nasıl büyülendiniz birbirinizden?

Anlayamıyorum…  Uykuya dalmak gibi.  Uyumamak üzere söz verip de kendime, sabah uyanınca, “Aa ben nasıl uyudum acaba? O an ne oldu, nasıl gerçekleşti?!” falan demem gibi. Büyülenmek , uykuya dalmak gibi. Ne bileyim, öyle bir şey işte…

Yazı yazmak gibi ya da. (Bana göre!)

Hapşırmak gibi de olabilir. Bir anda. İçinden geldiği gibi yani .

Peki sen hapşırdın da, karşındakinin hapşırıp hapşırmadığını nereden biliyorsun? Bu sanırım kalpler kara yoluna(*)  bağlı bir durum.

Bazı yollarda kaza olmuş ama. Yeni asfalt dökülmesi lazımmış. Öyle dediler.

Neyse işte, gerçekten beceriksizim değil mi bu konuda? Bir hapşırmak deyip, işin içinden çıkıverdim değil mi? Tabii ki bu kadar kolay değil. Ama inan, yazmak da kolay değil.

Hım madem siz Pazar günü, 14 şubat vesilesiyle mutlu olacaksınız; sizin üstünüze gitmeyelim daha fazla. Ama höm, gelelim diğerlerine. Benim gibilere .:)

Benden size iki şarkı hediye . :) Buyrun, dinleyin dinleyin bunalıma girin. Arada bana mesaj atın, yorum bırakın falan. Hadi öptüm sizi.

1. İnci Çayırlı. Dinle Sevgili .. ister buna *tık*

2. Nil Karaibrahimgil. Yalnız Kalpler De Atarlar.. istersen de buna *tık*.

Haa dur: kalpler kara yolu(*): Kalplerin arasında, hisleri algılayan asfalt yollar koydum ben. Adı bu!

Nokta

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Zaman | Posted on 05-02-2010

Etiketler:,

Nokta.

Halbuki noktayla bitmeliydi cümleler… Bu sefer değişiklik oldu. Noktayla başlıyorum. Sanırım hayatımın ikinci cümlesini yazmaya başlamış durumdayım.

Böyle hissettiğin oldu mu hiç bilmiyorum. Hani artık hayatındaki belli bir dönemi atlattığını, başka bir döneme girdiğini fark etmek gibi… Tarif edeyim, şöyle oluyor:

Önce biraz boşlukta hissediyorsun kendini. Seni alıp, başka bir hayatın içine koymuşlar gibi, etrafını tanımaya başlıyorsun yeniden. Bakıyorsun, kim kimdir? Kim olabilir? Huyu suyu nasıldır? Ve kime nasıl davranılmalıdır? Bu arada kendi kendine tartıştığın ve “Herkes aynı kalmasına rağmen, herkes nasıl da değişmiş?” gibi abuk subuk cümlelerle kafanı bulandırdığın için pişman olsan da, başka çözüm yolu bulamamak seni sıkmıştır. Evet, herkes aynı kalmıştır, ama herkes değişmiştir!

Belki de senin algın değişmiştir. Sanırım bu daha mantıklı.

Ama bazen kolay kabullenemezsin. Hayat akar gider, sen bakar durursun.

Hmm nasıl anlatsam daha somut? Hani sorsan 7 yaşındaki çocuğa “Gökyüzü ne renk?”, ne cevap verir? “Mavi! ” ama algılar değiştikçe, yani çocuk büyüdükçe, soruya soruyla karşılık verebilir. “Mavi” demek yerine, “Günün hangi saati?” diye sorabilir. Biraz daha büyüse, artık kocaman adam olsa, sadece mavi demek ve günün hangi saati olduğunu öğrenmek yetmez,rengin tonlarıyla cevap verir. Parliament mavisi, turkuaz mavisi de nereden çıktı sanıyorsun? :)

Herkesin hayatındaki nokta sayısı, onun ne kadar çeşitli gökyüzü gördüğüne bir işarettir. Nokta sayısı arttıkça, verilen cevap, günün saatine göre mor ve tonları, kırmızı ve tonları olabilecektir.

Özetle, daha önce sorsalar aklının almayacağı şeyler, günün birinde başına gelmiş ve sen o duruma alışmaya çalışmışsan, bir yerlerde bir nokta koymuşsun hayatında. Bir başka cümleni kurmaya başlamışsın. Bence böyle!

Şimdi bazen masal dinlemek istiyorum. Odam oyuncaklarla dolu hala. Hala ayımla yatıyorum. Ne kadar inkar etsem de, büyüyorum. Her yanım fotoğraflarla dolu. Geçmişin bağımlısıyım. Fotoğraf çekilirken de, geleceğe baktığımı biliyorum. Ve her fotoğrafıma bakmak, geçmişten bir mektup almak gibi… Bu kısır döngü dönüyor beynimde bir yerlerde.

Bir gün noktaları sayacağım. Gökyüzünün yeşilini de göreceğim. Belki yıldızlar parlamayacak eskisi gibi. Belki dünya beyaza çalacak. Ve aynı zamanda dünyası kızıla çalanlarla anlaşamayacağım. Aramızdaki tek sorun aynı uzayda, paralel olmayan doğrular üzerine nokta koymak olacak.

Herkesin, paralelindeki noktalara rastlaması ve mutlu olması dileğimle… Sevgiler…

Tam Merdiven Boşluğuna Düşecekken…

4

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Zaman | Posted on 30-01-2010

Etiketler:, , , , ,

Bazı şeyleri bildiğimi zannettiğim zamanlar oldu. Bir de utanmadan nutuklar verdim. “Şu şöyledir, bu böyledir!” Halbuki hepsi duyummuş.

Kulağımın bana oynadığı oyun bu! Her duyduğu şeyi öğrenme merkezine iletmese olmayacak! Neyse nerde kalmıştım? Höm, duyumlar…

Demişlerdi, hayat tek kişilik…Ben de bunu hemen öğrenmiştim. Ama şu son günlerde fena halde kendime ihtiyacım olduğunu hissettim. Bende düğümlenen şeyleri, benden başkası çözemezdi. Çözemezler zaten !  Çözülsün isterdim ama… Bir peri gelsin de sihirli değneğiyle beni 3 günlüğüne dondursun isterdim. Çünkü yoruldum. Çünkü ruhum oradan oraya koşturuyor, kendimi kaybediyorum.

Oysa kendime ihtiyacım var benim! Benimle ilgilenmesine ihtiyacım var kendimin.Birazcık da olsa…

Günlerdir, resmen azap içinde ders çalışmaya çalıştım. Her türlü çin işkencesine rakip olacak türden bir şeydi. Her gün hayatımda değişik bir sayfa açıldı, ben her akşam birisiyle ilgili bir şey yazmaya yeltenirken, öbür gün, diğeri başladı. Çıldırabilirdim.

Şu son 10 günlük hayatımda yangınlar mı görmedim, 6.kattan kendini aşağı atan kedileri görüp çığlık mı atmadım, sevdiğim birisini mi kaybetmedim, sevmediklerimle mi muhatap olmak zorunda kaldım… Ne sayarsın başka? Say bakalım. Listeye girmesi muhtemel. Yazı dizisi çıkması da muhtemel… :)

Ben sıkıntıyla odama giderken, annemin elinden bir şey gelmeyişinin bakışı, sanırım bazı şeyleri daha somutlaştırdı beynimde. Bir insanın annesi bile evladı için bir yere kadar bir şey yapabiliyor. Aynı evi paylaşsak da, hayatlarımız farklı. Ama birisi bir şey dedi, duydum; hemen cevap vereyim.

Hayatı paylaşmak mı? Ortada sadece bir hayat var ve hepimiz bunu mu paylaşıyoruz? Bu kadar saçma bir şey daha duymadım. Öğrendim ki, herkes bir hayatmış. Ama bunu duydun diye, öğrendim sanma lütfen. :)

Düşündüm, hayata gelirken yalnız başımaydım. Dünyada birileri ile tanıştım. Tanıştığıma memnun oldum. Zaman geçti, büyümüşüm. Artık özlü sözler söylemekten çok daha gerçek olmuş hayat. Yıllar önce defterime yazdığım bir söz kalmış geriye, “Hayatta neysen o’sun!”

Tek başınasın. Yolun da tek. Bu yolda sana arkadaşlık etmek üzere bulunuyor diye bazıları, zannediyorsun ki hep birlikte yürüyoruz. Yok canım?! Neden mi bu kadar eminim? Giden de tek başına gidiyor çünkü. Şahit oldum. 1 hafta oldu olmadı.

Başkalarıyla , başka davranışlarla sıkmaktan kendimi, yolda tek başına olduğumu unutuvermişim bir an. Kendime ihtiyacım olduğu halde, kendime kalamamışım.

Sanki rüyadaymışım. Rüyamda bir bilgisayar oyunundaymışım. Ruhsal durumumu gösteren kalp sürekli düşüşe geçmiş. Tam merdiven boşluğuna düşecek gibi olmuşum, aa uyanır gibi olmuşum!

Ama bu oyun çok uzamış. Birisi beni dürtsün! Lütfen…

Her gün- A4’ün eni ve boyu kadar özgürlük !

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Yazmak, Zaman | Posted on 13-01-2010

Etiketler:, , , ,

Şu boş sayfaya bakarken bile sorumluluk hissediyorum.

Bu sefer olaya sayfa açısından bakıyorum. Kimi sayfalara bir şeyler çizilir, kimine not alınır, kimi sayfa mizahi anlam kazanır, kimi sayfa güzel şiirler okur, kimi mutlu notalar barındırır… Benim sayfalarım benim derdimi dinlemekten başka bir şey yapmıyorlar maalesef. :(

Şu boş sayfayı o kadar güzel değerlendirebilecekken, sinir olduklarımı yazıp duruyorum. Burada kişisellik devreye giriyor tabi. Hani benim rahatlamam için, yazmam lazım. O zaman şöyle bir sonuç çıkıyor: Ya kağıtlara acımayacağım, ya da kendime.

Genelde kağıtlara acımıyorum ama. Acıyorum da!Aman ne bileyim…

Sevgili boş A4 kağıdı;

Seni böyle harcadığım için gerçekten üzgünüm. Ve senin gibi birçoklarını. Ne yapayım, iyi geliyorsunuz bana.Mutlu ediyorsunuz beni, birçoklarından çok hem de. En yakın arkadaşlarını say deseler, başkalarından önce seni söylerim ben, ilk üçe sokarım yani o derece.

Sana bakarken özgür hissediyorum.A4’ün eni ve boyu kadar özgürlük ! Kafamda ne varsa, aynen, belki fazlasıyla, sen taşıyorsun. İşte bu yüzden her kağıdın ağırlığı aynı değildir bende. Kimini bir kişi zor kaldırır, kimi ‘püf’desen uçar gider.

Diğer insanları görmezden gelen bazı insanlar için (var böyleleri çok) garip gelecek  benim seni muhatap almam. Sana bir insanmış gibi davranmam, seninle konuşmam ve dertleşmem… Oysa benim kağıtlarımın insanlaştığını bilmiyorlar.

İnsanlaşmak ? …İnsana özgü özellikler kazanmak yani.

İçi dolu A4 kağıtlarımın yaşaması mesela. En azından ben yaşarken , onlar da yaşayacaklar. Atmam ki onları, saklarım ben. Kıyamam ki onlara.

Peki ya düşünmek?

Kağıtlarımın düşünebildiğini fark edeli çok oluyor. Bir cümle mesela, oku oku, her seferinde başka anlam çıkar.Hepsi de doğru olsun.  Her okuyuşunda o kağıdı, farklı bir şey anlatsın sana, üstelik beyninde konuyu nereye getirmeye çalıştığını anlayarak! Olacak iş değil…

Peki ya hissetmek ?

Ne söyleyeceğimi hissediyorlar gerçekten. Ona göre tavır takınıyorlar. Bakıyorum, gözlemliyorum. Bazen çok ciddi duruyorlar, bazen gülerek bakıyorlar.

Bunların dışında, bu sayfaya yazmaya başladığım ilk kelimenin, diğerlerini hazırladığını; her kelimenin bir önceki kelimeye bağlı gelişini; böyle böyle paragraflar çıktığını görmenin; bir insanın her hareketinin sonrakini belirlemesi meselesi ve her yeni hareketinin bir öncekinin sonucu olmasını fark etmekten ne farkı var? Ve böylece bir ömür geçmesi, paragrafların oluşmasından çok mu farklı ?

“Laheyya, bi saniye, kağıda yazıdığını silersin bi kere!” diyecek olan arkadaşı sevgiyle kucaklıyor, kağıda tükenmez kalemle yazdığımı belirtmek istiyorum. J Aynı yaşamak gibi. Hatalıysam, karalamaya çalışıyorum. Karaladıkça gözüme batıyor.Daha dikkatli yazıyorum sonra. Hani hayatta yanlış yaptığımı anlayınca, onu türlü yöntemlerle örtbas etmeye çalışırken, bir daha o hatayı yapmamak üzere çıkardığım dersler gibi…

Sonra zaten bi sayfayı anlatırken, onun insanlaşmasından bahsederken, kendimi anlattığımı anlıyorum. Her A4, aslında benim… Her satır arası, her noktalama işareti gibi!

A4’ün eni ve boyu kadar özgürlük bana yetiyor. Sadece A4 sayısı her geçen gün artıyor. ;)

Özür dilerim sevgili A4!

Kararında Küf Mantarı (E biraz da güzel şeyler)

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Özel Günler, Zaman | Posted on 08-01-2010

Etiketler:, , , , , , ,

Günlerdir yazı yazamıyordum. Sebebini çok düşündüm. Kendi içimde çözümler ararken, saçma algoritmalarla çıkmak istemedim kimsenin karşısına. :)

Yapacaklarımı sürekli unuttuğumdan, en son bir liste yapıp masaüstüme koymuştum. Çok uzun bir listeydi. Uzadıkça uzuyordu. Hatta artık bilgisayarın ekran boyu yetmeyecek hale gelmişti. Ve ben her gün yenisini eklerken, var olanlarla ilgili yaptığım tek şey de onları okumaktı.

Hayatımda yaptığım tek listeydi. Yapacağım şeyler beynimin köşelerinden çıkıp çıkıp listede yerini alıyordu. Her gün onlara bakmak, sandığımdan zordu. Beynimdeyken o kadar çok görünmemesine rağmen, yazınca dağ olmuştu sanki.

Asıl beni üzen taraf, her gün yapacağım şeylerin elenmesiydi. Bu sevinilecek bir şey diyenlere, “yapmadan elemek” işinin ne kadar sıkıntılı ve zorlu olduğunu anlatacak bir deyim bulmak isterdim.

Ben yapmadan elendi büyük çoğunluğu. Sadece baktım. Yazı yazacağım konular vardı, artık o konularda yazmamanın daha iyi olduğuna karar verdi beynim. Bunun gibi bir sürü şey… Olağan dışı durumlar. Beklenmeyen davranışları görünce, beklenmedik davranışlar sergilemek. Şok olmak. Her zaman bildiğin, ama başına gelince ” sadece lafta” kaldığını anladığın hisler. İnsanlarla ilgili genel geçer ama benim inanmamakta ısrar ettiğim görüşler…

Dedim ya, bunun gibi bir sürü şey… Ne oluyor sonra? Söyleyeyim.

Beynimiz bakıyor şimdi. Bütün hücrelerini tarıyor tek tek. Hangi hücrelerinin durumları değişmişse onları ayrı bir tarafta depoluyor.(bknz buffer :P ) Sonra yüzdelerine bakıyor. Eğer ayrı taraftakiler, bildiklerine yaklaşacak kadar artmışsa, beyin yeni düzenlemelere karar veriyor. Bütün yapılarını silip atıyor. Yeni kararlar, yeni durumlar yazılıyor, yapılandırılıyor. Bu süreç işliyor.

Kendimizi garantiye almış oluyoruz böylece. Bu duruma benim koyduğum tanı: Küf Mantarları.

Küf mantarları, binlerce minik mantarlardan oluşuyor, binlerce minik fikir buna denk geliyor. Üredikleri besin dolu sıcak ortam ise, tabii ki beynimiz. Küf yapmayı sağlıyorlar. Çürüme işlemini gerçekleştirdikleri için, doğaya katkıları bulunuyor elbette. Kafamızdaki saçma, kötü ve yanlış bilinen düşünceler bu mantarlarla çürütülüyor.

Sıkıntılı bir süreçten bahsetmiştim ya. O süreçten ancak küf mantarlarıyla kurtulabiliriz bence. :) Ama işte her şeyin bir dozu var,olmalı. Kimisi o kadar sıkılıyor ve ne yapacağı konusunda o kadar kararsız kalıyor ki, her tarafına sıçratıyor küf mantarlarını. Her şeyi çürütmek iyi bir çözüm değildir. Sadece ayırdığımız diğer taraftaki hücreler çürümelidir. Böyle olmazsa işte çeşitli hastalıklar ortaya çıkar.Bazen öldürücü bile olabilirken, bazen parazit halinde yaşamaya devam ederler.

Kararında küf mantarıyla her şey çözülür benden söylemesi. :)

İşte ben de kendimi finaller öncesi böyle bir bakıma almıştım. Beynimi yeniden düzenledim, kendi sınırlarımı ve insanlara tanıdığım sınırları bir kez daha çizdim. Sancılı devreyi atlattım .;)

Herkese kararında küf mantarı diliyorum!

Ha bu arada, ya gerçekten çok sevindiğim şeyler de oldu. 6 Ocak benim doğum günümdü. O kadar çok tebrik aldım ki , ben bile şaştım. Facebook’taki wall doldu taştı, FriendFeed’te beni hiiiç yalnız bırakmadılar.Twitter desen öyle.Sosyal medyalarda durum buydu. :P Telefonum çaldı, sevdiklerimle konuştum. Birbirinden güzel ve ince hediyeler aldım. Akşam çok sevdiğim ailemle birlikte Mezzeluna’da kırmızı şaraplı falan güzel bir yemekten sonra, sürpriz sinema biletleri çıktı abimin cebinden. Günlerdir, ya sinemaya gidemeyeli aylar oldu, en son Sahroş’la gitmiştiim, öhü böhü diye ağlarken, bu sinema biletleri iyi geldi. Üstelik ne varsa insanın ailesinde var, da dedirtti. Eve geldiğimizde de dolaptan pasta çıkıverdi. Mum sayısı çok önemli değil. :P Gece bilgisayarın başına oturduğumda ayrıca upuzuuun süredir görüşmediğim hatta darıldığım kişilerin bile beni unutmadığını öğrendim. Bu doğum günüm iyi geçti yani, beklenmedik şekilde iyi .:)

Bu sefer pek bir şey beklemediğimden, her atraksiyon beni çarpı iki mutlu etti galiba. :) Bundan sonra hiiç kimsedeen, hhiiiiç bir şey beklemiyorum arkadaşım. Ben böyle iyiyim, gayet iyi ;)

Uses wordpress plugins developed by www.wpdevelop.com