Ayrı Tellerden Çalmak

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım | Posted on 28-11-2009

Etiketler:, , , , , , ,

Her hücremiz bir notaymış. Dokularımız, müzik defterindeki bir satır olsa diye düşünmüş (adını hatırlayamadım :( , aramaya da üşendim, bunu dediğim için de çok utandım !), “biz bir beste olmaz mıyız ?” diye sormuş kendine.

Küçükken, birbirinden farklı bestelerin yaratılmasına inanamazdım. Şimdi fark ediyorum ki, hepimiz en güzelinden birer besteyiz, üstelik birbirimizden farklıyız.

Bunu düşününce şaşırmış, yıllardır çözülmemiş bir problemi çözmüş gibi heyecanlanmış. Sonra bu kadar heyecanlanacak ne var diye düşünmüş. Zaten kendi kendine konuşmasını, bir başkasıymış gibi, şakacıktan, sırayla yazıyormuş yazısında.

Beyin hücrelerimin beğendiği şarkılar da var, kalp hücrelerimin beğendiği de.  Neresi beğeniyorsa orası aktifleşiyor. Bazen bacak hücrelerim de beğeniyor mesela, o zaman dans ediyorum işte. Bu beğenme nasıl oluyor biliyor musun? Notalar tutuyor. Üstelik dokular uyuşuyor.

Dokuların uyuşması deyince, dokuların uyuşmaması halini düşünmüş. Varmış böyle bir şey! Hiç hoşuna gitmeyen şarkılar da oluyormuş çünkü. Duyar duymaz kapatası gelen müzikler de varmış piyasada. Ama bu müziklerle dokuları tutan insanlar da. Anlamış ki dünyadaki herkesi aynı şeyle memnun etmek mümkün değilmiş.

Bir kulak kabartsam ne güzel şeyler duyuyorum öyle. Yeryüzünde ne değişik besteler var! İnanasım gelmiyor yani. Bir istatistik yapılsa, herkesin notaları eşleştirilse; kiminin beyninin hücreleri, kiminin kalbininkilerle örtüşüyor ama biri beyinde biri kalpte hissediliyor diye uyuşmazlık oluyor gibi bir sonuç çıkarabilir miyiz ki?

Değişik besteleri duydukça, bazı çıkarımlar yapmaya çalışmış. “Başka bir bestenin daha girişinden uyuşmazlık belli olabilir mi?” bunu denemek istemiş. Yavaş yavaş başarmaya başlamış. Gerçekten de yeni dinlemeye başladığı bestelerin neredeyse bir sonraki notasını bilir olmuş. Çok dinlemiş, çok öğrenmiş. Üstelik geçmiş notalarını bildiği bir beste için de aşağı yukarı sonraki notaları tahmin etmeye başlamış. Bazen, doku uyuşmazlığını gördüğü halde, yine de sonraki notada değişecek umudu barındırırmış. İşte takıldığı, hata yaptığı nokta buymuş!

Ne kadar çok şey dinlesem de, her zaman yenilerini de dinlemek istiyorum. Üstelik biliyorum ki, dinledikçe insanın bir tarzı oluşuyor. Birbiriyle yakın durması gereken notalar belirleniyor. Zaman içinde, kendi bestemi yaratacağımı hissediyorum. Bu besteyi dinlemek istiyorum. Merak ediyorum.

nota

Bir şeyleri dinlemiş olmanın hiçbir zaman yetmeyeceği gerçeğiyle karşılaşmış. Her zaman bir başkalarını da duymak istemiş. Öğrenmiş ki tamamen uyuşan doku yok. “O zaman en yüksek oranda tutanı bulurum.” demiş. Besteler çok önemliymiş, bunu hissetmiş.

Evet, besteler önemlidir bunu hissettim. Her hücrem bir nota, kendim bir besteyim. Başkalarının her bir hücresi bir nota ve kendileri beste olduğu gibi. Önemliyiz sonuçta. Değer bilmeliyiz. Ben değerliyim derken, bunu herkesin kendisi için söyleyebileceğini düşünmekten ve dolayısı ile herkesin değerli olduğu sonucunu çıkarmaktan aciz miyiz? Bu sonucu çıkardıysak ve davranışlarımız bunu yansıtmıyorsa, tamamen ayrı tellerden çaldığımızı fark etmek bu kadar güç müdür?

Düşünmüş, taşınmış. Her beste dinlemeye değermiş. Her bestenin dinlenilen bir çevresi varmış. Her beste bir bölgede popülermiş. Kimi bölgeler örtüşse de, kimi tamamen farklıymış. Koskoca bir müzik defterinde, bir yerinde yan yana bulunan do ve sol için hayaller kurmaya değmezmiş.

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. ( Bu başta yazılmayacak mıydı yahu ;) ) Ta başından gidişatını anladığı besteleri, sonuna kadar dinleyip de kendini sıkmayacakmış. Böyle bir karar almış. Umut etmek her zaman güzel değilmiş.

(Dip Not: Bir geceliğim var, üstünde notalar var. Çalınsa nasıl bir şey ortaya çıkacak çok merak ediyorum. Sanki bilinçaltımda o müzik çalacakmış gibi geceleri … :) Ordan buralara geldim, hay Allah ! :) )

Paçaların Islanması Ne Kadar Da Zevkli

4

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Hayat-İnsanlar | Posted on 27-11-2009

Etiketler:, , , , , , , , ,

Kışı seviyorum!

Üşümeye alışkınım.

Bir kere işin gücün olur. Sabah erken kalkmak zorunda olursun genelde. Kalktığında da karanlıktır hava. Çalan cep telefonuna bakar, saatin doğru olup olmadığını kontrol eder, uyanmak istemezsin. Hatta 10 dakika ertelersin saatini. Ne olacaksa 10 dakikadan!

Yatak sıcacık, odanın içi buz gibidir. Kaloriferler hala yanmamıştır. Sabahlığımı giymezsem üşürüm ben. Gerçi üşümeye alışkınım…

Güç bela hazırlanıp, dışarı çıktığında anca kendine gelmiştir kafan. Bir koklarsın havayı, ohh, ısınma kokusu geliyor bacalardan. Nasıl da güzel kokuyor. Geç kalma telaşıyla koşarsın durağa kadar, nefes nefese sıraya girersin otobüse binmek üzere. Birçok başka kişi gibi… Tıklım tıkış otobüste ineceğin yere gidene kadar sabır lazım. Bu arada birçok insan, birçok nefes demek. Sıcaklık demek. Otobüsten inersen gene üşürsün. Olsun ben üşümeye alışkınım.

forum ailece 001

Ben okula ulaşmak için, bir de metroya binmeliyim. Sabahları metro çok kalabalık olur. Beş- altı durak boyunca sadece yerin altından gitmesine rağmen herkes dışarı bakar. Karanlığa! Hiç kimsenin ruhen metroda bulunduğuna inanamıyorum bu nedenle. Metro kişisel mahkeme alanı gibi bir yer bence! Her neyse, karanlığa bakarken neler düşünürsün kim bilir? Hayal kurmak güzeldir. Kışın daha çok metroya binilir, daha çok kişisel mahkeme kurulur, daha çok hayal kurulur. Kış güzeldir.

Hava yoğun olur böyle. Dolu dolu. Herkesin yükünü almış gibi. Burnunun ucu donarken, içini ferahlattığı için sevinirsin. Sanki bulutlar daha yakın, sanki hava daha ıslak. Aa, yağmur mu yağıyor ne? Ne güzel.

Yalnızca birkaç saat aydınlık. Ardından akşamüstü 5 çayını karanlıkta içmek. Alacakaranlık da olabilir. :) Çok huzur verici eve erkenden dönmek. Dönüş yolunda kestane kokuları… Yollar kestaneci dolu, bir de atkıcı. Yağmurun başlamasıyla da şemsiyeci! Mmm ne güzel kokuyor bu hava…

Gün boyunca sanki görevlerini yerine getirmiş gibi bir an önce eve dönme arzusu. Hafta sonlarının boş olmasının getirdiği mutluluk, huzur, planlama kabiliyeti ve planlanan hiçbir şey… :) Sadece dinlenmek istemek, belki kitap okumak, belki yağmur yağarken battaniyeni alıp bir Türk filmi izlemek. Mayışık kediler gibi o koltuktan bu koltuğa savrulmak…

Evet, kışı seviyorum! Mayışmayı seviyorum, görevlerimi yapmayı seviyorum, yağmur yağarken yollarda şemsiyecilerin olmasına bayılıyorum. Kestanecilerin bozuk kestane satması bile o kokuya değer. Ya kömür kokularına ne demeli? Paçaların ıslanması ne kadar da zevkli. Herkes ne güzel kendi kabuğunda. Üşümeye de zaten alışkınım.

Kışın kendimleyim. Sadece ben. Sabah kalkıyorum, yolda kendimleyim, otururken kendimleyim, yatarken kendimleyim. İşte bunu seviyorum.

Üşüyorum, orası ayrı. Kansız olmak kolay değil. :) Oysa ben ısınmak istiyorum.

Eldiven modelleri seçmek, atkı desenleri beğenmek bu nedenle çok eğlenceli. Akşamları en büyük zevkim mi? Isıtıcımı fişe takmak.

Yoksa donarım ki .;)

Dünyadaki Birkaç Kişi & Geri Kalan Kişiler

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar | Posted on 25-11-2009

Etiketler:, , , , , , , , , ,

Bazen ne diyeceğini bilemezsin. Olabilir.

Nasıl davranacağını kestiremezsin. Bu da olabilir.

Ne düşünmen gerektiğini bilemezsin. Çok başıma gelmiştir. Olabilir.

Hayatta her şey olabilir. Hem de her şey. Peki niye “olamaz” diye bir kelime var onu bilmiyorum. Anlamı olmayan bir kelimeyi neden kullanıyoruz ki?

Olamaz demek, cesaret ister. Olmamalı dersin, olmasını istemiyorum dersin, olmadı dersin, ama hiçbir şeyin gerçekleşme ihtimalinin olmamasını kabullenemem, olamaz böyle bir şey! Aa, ben de kullanmışım şimdi. Olamaz, nasıl yaparım böyle bir şeyi? Aa, hala da devam ediyormuşum. Vah vah…

Benim uydurduğum formüller var, paylaşayım da üzerinden anlatayım, daha iyi olacak:

  • Dünyadaki bahane sayısı ~= Dünyadaki her bir kişi * 1.000.000
  • Dünyadaki gerçek söz sayısı~= Dünyadaki birkaç kişinin her biri*1 + Geri kalan kişilerin her biri*(0-0,2)

6 milyar insanın yaşadığı şu koca kürede, sadece birkaç kişinin söylediği sözler tamamen doğruyu yansıtır gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Bu kadar çok canlı bahane yaşarken aramızda, bulutlarla birlikte yalan sözler, gerçekten uzak yaklaşımlar, ya da bir kısmı gerçek ama çoğunlukla hayal ürünü olan ifadeler oradan oraya uçarken, pekala “olamaz” da deriz,”yapamaz” da deriz. Bütün ihtimalleri siler atarız. Bütün ihtimaller karşındakinin bir sözüne bağlı olunca böyle.

Bu noktada kişilikler devreye giriyor. Kişilikten kastım, somut beynin ürettiği soyut düşünceler ve somut kalbin ürettiği soyut duygular ! Somut-soyut tanımını daha ilkokulda öğrenmiştik. E uymuyor ! Olmuyor! Somut bir şey var elimizde, bir şeyler üretiyor, göremiyoruz, tutamıyoruz, ama var! Enerji bu olsa gerek. ;)

Enerjisi kuvvetli olan, -yani düşünmüş taşınmış kalbine sormuş ikisi bir karar almışlar- gayet güzel durabiliyor hayatta. Öte yandan, dengesizler var ki- ya sadece beyni bir şey demiş, ya sadece kalbi- her şey bir söze bağlı. Konuştuğunuz kişiye bağlı. Bunu konuştuğun kişinin enerjisi diye düzeltirsem daha doğru olacak.

Karşınızdaki dünyadaki birkaç kişiden biriyse, çok şanslısınız; yok değilse ve dengesiz bir enerjiye sahipseniz , hiçbir zaman da dengeli bir enerjiye sahip olamayacağınızı garanti edebilirim. Kalbinize uysanız, düşünceleriniz sığ kalır; düşüncelere uysanız kalbiniz paslanır. Bence en iyisi, kendi enerjinizi kendiniz oluşturun, öyle kuvvetli olsun ki karşı taraf düşünsün.

Ama yine de, dünyadaki birkaç kişiden biriyle karşılaşmanız dileğiyle bitirebilirim . ;)

Sorumlu Olduğum Diğer Kimseler

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar | Posted on 24-11-2009

Sevgili Balığım Mango;

O minicik halinle bana ne kadar mutluluk veriyorsun. Fanusunda gayet mutlu gözüküyorsun. Ama seninle yeterince ilgilenemediğim için bana kızgın olabileceğini hissediyorum. Kızma bana, ben seni çok seviyorum. Eğlenmen için çevrene birkaç çerçeve koydum ama, insanlara bakmaktan kafan karışır mı onu da bilemiyorum . Acaba sakin bir ortamda daha mı mutlu olurdun ? Yoksa eğleniyor musun fotoğraflara bakmaktan ? Keşke anlayabilseydim istediğini.

Beni tanıyabiliyor musun, her 3 sn.de bir yeniden mi tanışıyoruz bilmiyorum ama, bir duygunun tüm canlılar üzerinde hissedilebileceğine inanıyorum. Yoksa ben odama girince, hızlı hızlı turlar atmazdın yuvanda. Ya da ben ders çalışırken, taşları birbirine çarptırıp dikkatimi çekmek istemezdin. Ne bileyim ben, ağzınla baloncuklar yapıp patlatmazdın pıt pıt.

Ben seni çok seviyorum, elimde olsa öperdim de. ;) Canım balığım benim.

DSC03839

Sevgili Ayım Küçük Ayı;

Ben gözümü açtığımdan beri her gece sarılarak yatıyoruz. Büyüklerin sözüne kanıp seni yatağımdan atma gibi bir niyetim yok merak etme canım benim. Yıllardır birbirimizi iyi tanıdık artık. Yalnız şu aralar düşündüğüm bir konu var:

Günlerdir sınav telaşı ve sınava yetişememe korkusu nedeniyle yatağımı toplayamadan evden çıktım. Eve geldiğimde kimi zaman buz gibi parkede düşünceli gördüm seni, ya da yorgana karışmış iki büklüm bir halde. Özür dilerim, ne kadar yoğun olsam da seni ihmal etmemeliydim. Üşüttüysen veya belin ağrıyorsa sorumlusu benim. Ama kızma bana sen de lütfen.

Bir kere en sevdiğim kalpli yastığımın üzerine yaslanıyorsun (bkz. çağın&dilan ‘ın hediyesidir. )Üstelik battaniyem yumuşacık. Üstelik karşında ayna var, bütün gün kendini seyredebilirsin. Yanında da Mango var. Birbirinizi eğlendirebilirsiniz. :) Zaten her tatile de birlikte gidiyoruz.

Sıkıcı birkaç saat hemen geçecek, yine sana sarılacağım. Ben büyüdüm diye korkma sen. ;) Senden daha sadakatli bir eş bulacağımı da sanmıyorum zaten. :)

Seni seviyorum! ;) Hem de çook…

DSC03838

Sevgili Kumrularım Balkondaki Kumrular;

Her bebeğiniz olacağında benim balkonumu sıcak bir yuva olarak gördüğünüz için teşekkür ederim. Elimizden gelen ilgiyi biz de gösteriyoruz size karşı.

İnanmazsınız, özel buğday alınıyor, buğday yoksa ekmek ıslatılıyor. Tek şikayetim hakkınızı aramamanız. Koca güvercinler gelip de sizin yemeğinizi yediğinde öylece bakıyorsunuz. Olmaz ki! Lütfen yavrularınıza gösterdiğiniz özeni, kendinize, birbirinize de gösterin.

Bu arada özellikle soğuk günlerde birbirinize sarılmanız çok hoşuma gidiyor. Aferim size, balkonuma, odama mutluluk getiriyorsunuz. Daha nice senelere…

kumrulargd2

Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri!

1

Posted by Gülügül | Posted in Kızdıklarım | Posted on 22-11-2009

Etiketler:, , , , ,

Bugün İzmir’de savaş vardı!

Halbuki güzel bir Pazar sabahıydı. Anneannemlerde ailecek bir öğlen yemeği yiyecektik. Arabamıza bindik, yola çıktık.

Sahil tarafında bir araç, arkasında da bomba tanıyan araçlardan, etrafında korumalar… Birisi gelmiş, korumalarıyla gelmiş. Zarar görmek istememiş. Sanırım…

Varyant’tan yukarı çıktığımızda, tam da düğün salonunun oralarda, bir karışıklık gördük. Yerde kırılmış yumurtalar, ezilmiş mandalinalar… Derken sol taraftan aşağı doğru hızla uzaklaşan bir grup araba. Neler oluyor, bir anlam veremedik. Biraz daha ilerledik, trafik de sıkışmaya başladı ki, sol taraftakilerin niyetini anladık.

Bir grup dağlı! (bkz. Dağdan gelip bağdakini kovmak) Sloganlar, küfürler gırla gidiyor. Medeniyetten uzak, ama ilk toplantıyı İzmir’de yapacak kadar cesur insanlar… Bu şerefli milletin şerefli ordusuna küfredebilecek kadar özgüvenli ama tamamen öngörüsüz. Öngörse gelir miydi arabalar?

Ana caddede türkü söyleyerek geçebileceklerini sanmışlar. Hepsinin elinde bağlı oldukları parti bayrakları, kimisi arabanın üstüne germiş, kimi camına. Bir anda tüm apartman sakinleri bayrağımızı astı, bir anda mandalinalar, yumurtalar yerlere saçıldı. Bir anda birisi bir saksı fırlattı. Bir anda birisi bardak attı. Bir anda bardaklar saçıldı. Bir anda şişeler yerlerde patladı. Bir anda kahvede sandalye kalmadı. Bir anda trafik tıkandı.

Biz bir şeritten giderken, diğer şeritten dönenler dağlılardı. Trafik sıkışınca yan yana kaldık. Bu devirde insan cebinde bir Türk bayrağı bulundurmalı. O an keşke dedim. Yan yana kaldık ama korkusuzca apartmandakilerle tezahüratta bulunduk. Arabaların birinde bayrak sallayan kadın anneme “Bu bizim bayrağımız! “deme cesaretini gösterdi. Elindeki Türk bayrağı değildi. Yaşadığı, ekmeğini yiyip,suyunu içtiği, çıkarları uğruna kullandığı, çocuğunu doğurduğu, çocukluğunu geçirdiği bu güzel vatanımıza nedeni belirsiz kin kusuyordu.

Sakin olunacak bir ortam değildi. Resmen savaş alanına dönen caddede, yanımızda yumurtalar patlıyordu. Yumurtalara acıdım önce. O kadar yumurtayla kaç çocuk doyardı. Sonra, aslında verilen canların, dökülen kanların hesabını sormak içimden geçti. Ve “Neden?” demek geldi içimden.

Kadın, madem “Bu bizim bayrağımız!” diyordu, niye Türkçe dile getiriyordu?Bu kadar mı besleniyordu canım vatanımdan. Bu kadar mı eli kolu bağlıydı? Bu kadar mı acizdi?

Anneannemin evi yolun diğer tarafında, bu dağlıların geçmeye çalıştığı yerdeydi. Oraya dönmek mümkün değildi. Caddenin ortalarında ara sokakların birine park edip yürümeye başladık. Zaten eline bayrağını, Atatürk posterini alan aşağı inmiş,”Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” diye slogan atıyorlardı. Ateşli gençler içlerindeki uçsuz bucaksız vatan sevgisiyle bağırıp çağırıyor, kavga ediyorlardı. Arabaların birinden bir kadın inanılmayacak bir patavatsızlıkla küfretmeye devam ediyordu.

Ateş açıldı. Korku dolu dakikalar eşliğinde, caddenin karşı tarafında yerde yatan bir adam görünce ben de fenalaşacağımı hissettim. Kanlar dökülüyordu, ambulansın gelmesine imkan yoktu. Dedim ya bir savaş alanıydı. Güç bela eve ulaştığımızda, babam abimi bulmak üzere o kalabalığın arasına karışmıştı. Aile yemeği demiştim ya. Oysa abim dağlıların konvoyu arasında sıkışmış, polis yolu kapatınca da oradan ayrılamamış. Babam abimi ararken, kocaman bir taşı da sırtına yemiş.

Taş yağmuru… Dağlılar hırslarını havuzun taşlarını sökerek arabalara fırlatarak almaya çalışmışlar. Burası İzmir, efeler durur mu hiç? Pişmanlıkları hat safhada eminim. Derken bayrakları yok oldu. Hepsi korkup sakladılar. Çünkü gerine gerine, bayrağı göstere göstere gezecek lüksleri yoktu İzmir’de.

izmirmitingi

Cadde kapanmış, geçişlerine can sağlıkları için izin verilmemişti. Çevik kuvvetler, polisler bu kadar engelleyebilmişlerdi. Sonra sıkışan trafik geriye doğru çözülebilmiş, caddeye adım atamadan geri dönmüşlerdi. Yazık!

“Burası İzmir, buradan çıkış yok!” diyenlere, “Giriş bile yok!” diye karşılık verdik. :)

Sonra yıllar öncesinden adeta bunu öngören canım Ata’m, “Geldikleri gibi giderler” demişti. Geldikleri gibi gittiler. Dediği çıktı.

Olaylı öğle yemeğinden sonra, eve dönmek için dışarı çıktığımızda, caddenin inanılmaz sakinliği, gururlanması havasından okunuyordu. Dükkanlarda çalan 10. Yıl marşı da cabası…

Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.

Yoğun Gül, Mutlu Gül

2

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Hayat-İnsanlar | Posted on 22-11-2009

Bunalmıştım artık.

Proje, ardından sınav, ardından sınav, ardından sınav… Cumartesi oldu yine sınav. Bir ara bitmeyecek sandım.

İnsan 7’sinde neyse 70’inde de odur derler ya. Bugünkü bir muhabbette geçmişti. İlkokulda bile ödevlerimi hep son güne bırakır, sonra bir yandan Bizimkiler’i seyretmek isterken Pazar geceleri, bir yandan da ödevlerimi yetiştirmek için uğraşırdım. Ödevimi yapmadan gitmezdim ama her defasında da işkence çekiyordum. Her hafta Cuma günleri ödevleri bitirip, hafta sonunu güzel geçirme fikri vardı ama hep pazara kaldı ödevler.

Vizeler de öyle. Ertele, ertele, son gün koskoca İngilizce kitapları okuyup bitirmeye kalk. Hadi 2 güne yaymış ol çalışmayı. Ne kadar düşer ki harcadığın performans? %5’i geçmeyeceğinden eminim. Proje de öyle oldu. Verilen 3 haftalık sürenin maksimum 4 gününü harcamak akıl karı mıdır? Hayatında sabahlamamış birisi olarak, sabaha karşı 4’lerde bir satır alta yazmadığım için çalışmayan kod parçasından ne hayır gelir? Üstelik beynim düşünme mesaisini 12.00-12.30 arasında sınırlamışken, hadi uzatıp 1 diyelim… İki saat boyunca aradığım hatanın son derece uyduruk olması. Neredeyse aramaya değmemesi. Acı gerçeği 3 buçuk civarı öğrenmem. Bir yandan bitiremeyecek olmanın verdiği sıkıntı. Projeyi teslim etmesem bir şey olmaz ama biraz yapı meselesi. Sorumluluklar ve öğrenme isteği diyerek geçiştiriyorum.

Bütün bunlara rağmen, vizelerden sonra finaller için kendimi sıkmamak amacıyla günü gününe çalışma sözü vermem. Yine bugünkü muhabbetlerden çıkardığım sonuca göre, bu sözü kendime boşu boşuna vermeyip, bir de kendime verdiğim sözü tutamadım vicdan azabına girmeme düşüncesi…

En son hangi filme gittiğimi düşündüğüm halde hatırlayamam, tiyatroya gitmeyeli neredeyse bir yıl olacağının farkına varmam, yolda yürürken uzaktan bir yerden duyduğum gitar sesiyle o tarafa yönelip, canlı müzik dinleme isteğimin beynime yankısı… Sanki yıllardır alışverişe çıkmadım. Sanki yıllardır kitap okumadım. Sanki yıllardır odam dağınık.

Bütün bu çektiğim sıkıntılara rağmen, her gece böyle yoğun bir hayat sürebilmem için dua etmem de cabası. N’olur ama n’olur böyle bir hayatım olsun! Boş geçmesin… Bir işe yarayayım. Bir amacım olsun. Koltuğa uzanıp televizyon seyretmek beni cezbetmesin. Zaten cezbetmiyor da. :) Televizyon izlemiyorum ben 1 dizi dışında. :) E olsun o kadar. :)

Hayat o kadar hızlı geçiyor ki, bakmamak lazım sadece. Elleri uzatıp, bulduğunu çantaya atmak lazım. Yakalayabildiğini kalbine doldurmak lazım. Okunacak o kadar kitap var ki! Dinlenecek o kadar müzik, gidilecek o kadar tiyatro oyunu … Yazılacaklar desen dünyadan büyük. Hayat desen, mücadele değil mi? Boş bir mücadele olur mu?

Özellikle şu son bir haftadır akşamları sürekli ders çalıştım. Sınavlarım öğlen olduğundan, sabah kalkınca annemin izlediği bazı programlara da denk geldim. Ben de izledim, ilginçti. Onları izlemeseydim, akşamları kendi kendimi çalışmak üzere teselli edemezdim! Evet, yanlış okumadınız. Her sınav çıkışında, eve gelip de, odama yönelmek istemezken, okumaktan başka çarem olmadığını hatırlatıyorum kendime.

İnsanların boş vakitlerini, bir dolu ahlak bozukluğuyla birlikte kendi kendine işler yaratarak, evden kaçıp evlenerek falan geçirdiğini gördüm. Halime şükrettim. :) Gencecik beyinlerin nasıl yıkandığını gördüm. Potansiyeli belirlenemeyen beyinlerin sayıca fazlalığı şaşırttı beni.

17082009062

Oraya evden kaçtığı için çıkan kız sana sesleniyorum: Liseyi bitirseydin de, etrafındaki miniklere okuma yazma öğretseydin kötü mü olurdu? Hadi etrafına faydalı olmayı geçelim, biraz daha bilinçlenmez miydin? Her konuda. Hadi okuma yazma öğretmeyeceksin, neye elin yatkınsa onunla uğraşsaydın. Kazak örseydin, atkı örseydin… Kendi başına çorap örmüşsün ancak, oldu mu şimdi?

Özellikle kızlarımız, okuyun! Çevrenize faydalı olun.

İşte böyle durumlarda önlenemeyen yardım isteği doğuyor içimde. Gücüm ona yetmiyor, ama hayallerimi körüklüyor. Bir gün bir yardım derneğinin kurucusu olabilme dileğiyle bitiriyorum.

Sevgiler…

Uses wordpress plugins developed by www.wpdevelop.com