İnsanı Ele Veren Eller

6

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar | Posted on 31-10-2009

Ellerim beni çok düşündürüyor. Ellere bakarak geleceği görebildiğini düşünen insanların aksine, ellerin geçmişi ve anı tam olarak yansıttığına inananlardanım ben.

Ellerim biraz üşüyor benim. Yün eldivenler giyecek kadar olmasa da sıcaklık istiyor. Ojelerim soyulmuş. Yoğunum biraz bu aralar. Oje sürüp de ellerimi üfleyecek vaktim yoktu ki! En azından az önce el kremimi sürdüm. Yumuşacık oldular. :)

Ama otobüste, minik bir kız gördüm. Üstüne başına bakmaya gerek yok, elleri kir içindeydi çünkü. Miniktiler üstelik. Kızın o ellerle kavrayamayacağı bir sürü şey vardı. Hayat, elinin büyüklüğüne bakmadan insanın karşısına geliveriyormuş, bunu gördüm. İçi gül dolu kutuyu çeken annesinin şalvarını çekti. Boşalan yeri işaret etti kınalı işaret parmağı. Anne oturmadan önce gülleri sabitledi demire. Elleri kınalıydı onun da. Biraz da batan dikenler kanatmıştı, belki biraz da hayat batmıştı. Kanayan yerlerin kimi kabuk bağlamıştı. Onun elleri gül tutmaktan bu hale gelmişti :)

Derken bir başkası ilerledi. Başka eller gözüme çarptı. Buruşmuştular. Ezilmiştiler sanki. Her geçen günün birikimi, fazla birikmişti onda, sadece birazcık daha fazla yaşadığından. Koskoca dünya hayatı boyunca çok yakın dilimlerde var olup da, bu kadar uzak kaldığımız için belki de. Yaşamak yükü ağır geldiğinden, 2 kg. armudu taşıyamayacak hale gelen eller… Kendini salıveren eller… Taşımaktan yorulan eller…

Sonra tekrar kendi ellerime baktım. Sürekli bilgisayar başında işlerim olduğundan, annemin diline düşmüştüm. Ona göre hareketle her bünye zayıflayabilirdi. Hatta benden önce ellerimi gören birisi beni 36 beden zannedebilirdi. Fazla hareket zayıflatmıştı onları :) İnceydiler…

Bazen düşünüyorum da, konuşmaya gerek yok. Anı gözler nasıl anlatıyorsa, geçmişi eller anlatıyor. Nasıl gözler saklayamıyorsa hiçbir şeyi, eller de saklayamıyor. Ne botoks işliyor ellere, ne lazer… Eller yapaylığı kabul etmiyor. Hayatın neresinden tutunduğunu, nasıl tutunduğunu eller çıtlatıyor. Görmek isteyenlere…

el

Elleri irdeledikçe birçok şey fark ediyorum. Bir yaramazlık yaptığımda neden ellerimi gizlerdim şimdi anlıyorum. ;) Ellerimden o kadar çabuk anlaşılır mıydı her şey? Bunu o zaman biliyordum da, şimdi mi unuttum?

Ama başkasının elleri benzin kokuyordu. Üstelik kokuyu kanıksamış olmak daha başka bir duyguydu. Öbürünün elleri badana beyazıyla bütünleşmişti. Kartuş dolumu yaptığını düşündüğüm bir gencin elleri mürekkebe bulanmıştı. Belli ki işi yeni öğreniyordu. Bir teyzenin yeni kurabiye yaptığı anlaşılıyordu. Bir güzel kızın da yeni nişanlandığı…

Yüzük belki de bilerek ele takılıyordu. Evet, böyle olmalıydı.

Bunu herkes biliyordu da, niye bana söylemedi kimse? Niye daha önce ellere dikkat et demediler ki?

Hâlbuki dünya eller üstüne kuruluydu. İlk elma, el yardımıyla toplandı. İlk ateş ellerle yakıldı. İlk tekerlek ellerle icat edildi. El olmasa beyin bir hiçti.

İlk defa ellerle gösterildi sevgi. Başkasının elini tutmak nedense iyi geldi kalbe. El olmasa kalp bir hiçti.

Güzel müzikler dinliyorsak, ellerle üretildi. Güzel tablolar ellerle yapıldı. Dünya eller üstünde yükseldi. E hadi, herkes kaldırsın elini. Ağacın en üst dalındaki elmaya yetişmeye çalışıyormuş gibi, ramak kala tutamadığını anlayıp, ayaklarının üstünde bir kez daha, daha yükseğe ulaşmaya çalışırmış gibi; ama aynı zamanda da arkadaşının elini tutarmış gibi zevkle…

Şimdi ellerime bakıyorum da, heyecanlandılar :)

Saygı Duymuyorum…

12

Posted by Gülügül | Posted in Önemli Günler | Posted on 29-10-2009

Etiketler:, , , ,

Bizim aile biraz garip. Gerçekten. Örneğin anneannemlerin balkonundaki bayrak yaz kış durur. Takılmak için bir bayramı veya önemli bir günü beklemez. Kirlenirse alırlar yıkarlar, sonra yine takarlar. Hatta geçen gün müküşü ziyarete giderken, apartmana girmek üzereyken kapıcı anneme seslendi. “Yenge, bayrak sürekli asılı duruyor diye karşı apartmandan şikâyet var. İndirecekmişsiniz.”

Bilmeyenler varsa, İzmir’de oturuyoruz biz. Hani Atatürk kızları, Atatürk oğlanlarıyla meşhur il… Hani Atatürk’ün âşık olduğu il… Hal böyle olunca, ufak çaplı bir şok geçirdik tabi. İzmir’de, koskoca cadde üstündeki bir apartmanın bir dairesindeki minik özgürlük simgesi birilerini nasıl rahatsız edebilir? Annemden önce ben atıldım lafa,”Kimsenin böyle bir şey demeye hakkı yok.”. Ardından annem “Kimmiş o? Söyler misiniz ?” dedi. Kim olduğunu kapıcı da bilmiyormuşmuşmuş. Karşı apartmandan haber uçmuş.

Konuşma bir yere varmadı haliyle. Eve çıktık, dayım karşıladı bizi. Ona anlattık durumu. “Bayadır yıkamamıştık, kirli duruyorsa karşıdan… O niyetle demişlerdir!” dedi. Bayrak yıkandı, tekrar asıldı. Karşı apartman bir günlük sevinmiştir belki ama, ertesi gün tertemiz bayrağımızı görünce şok geçirmiş olabilir. :)

Dün yine müküşe gittim. -Bilmeyenler için-, her şeyi unutup duruyor kendisi. Seslenirken adımla seslense de, “Benim adım ne?” dediğimde ona bile cevap veremiyor. Kopya ver diyor. :) Her neyse, cumhuriyet kadını Atatürk’ü unutmamış. Dedim ki “Yarın Cumhuriyet Bayramı, bayrağını astın mı ?”. Bana şöyle bir cevap geldi. “Ohooo, ben onu indirmem ki. Görmedin mi sen, çık bak balkona!”

bayrak

Bizim evi anlatsam, bundan farksız. Hadi yağmurda çamurda indiriyoruz ama, genelde duruyor bayrağımız. Bayramı beklemiyor yani. Benim odamda Atatürk resimleri var, salonda bile bir camın içinden bakıp duruyor bize Atatürk. Her gün tozu alınıyor :D Kısacası, biz onu unutmuyoruz. Unutturmuyoruz.

Balkonuna bayrak asmayan kesim, Cumhuriyet Bayramı’nı neşeyle kutlamıştır. Hatta dağdan inenlerden daha büyük bir coşkuyla kutlamışlardır. Eminim buna! Çünkü cumhuriyet demokrasi getirdi. Demokrasi özgürlük getirdi. Özgürlük dağa çıkma hakkı.

Eğer bir padişah olsaydı, tez zamanda kelleleri vurulurdu. Bir ferman yayınlanırdı evlerinden dışarı çıkamazlardı. Oysa cumhuriyetle yönetiliyoruz. Oysa haklarımız var. Özgürüz. Atatürk isteseydi padişah olurdu. Tek söz hakkı kendinde olurdu. Etraf el pençe divan dururdu. Bu kolayıydı. O zor olanı seçti. Bize düşmanımızla baş etme hakkını verdi. Özgürlüğü başka tarafından alanlarla baş etmenin güzel hissini tattırdı. Bu yüzden cumhuriyet herkesin işine geldi.

Bu sabah “Gençliğe Hitabe”yi bir kez daha okudum. Hatta madde madde sıraladım yazanları. İktidar sahiplerinin gaflet ve delalet içinde olması diye de bir madde var içlerinde. Her neyse, kafamda her gerçekleşen  olay sırasına bir artı koydum. En son, milletin harap ve bitap düşmüş olması da gerçekleşmek üzereydi. Hadi buna da yarım artı koydum diyelim. Sıradaki maddede, bütün bunlara rağmen cumhuriyeti koruyun demiş. Canım benim:) Baş edin, yok etmeyin demiş.

Biliriz ki öldürmeyen acı güçlendirir. Hala ayakta olduğumuza göre çok daha güçlendik biz!

Şimdi moda oldu, herkes birbirine “saygı duyuyor”. Bu bir özellik midir? Ben saygı duymuyorum birçok şeye. Ortada suçu olmayan insanların cumhuriyet bayramını içerde, dağdan inenlerin de halay çekerek kutladığı bir cumhuriyet bayramı…

Hâlbuki dedikleri bir bir çıktı…

Harfi harfine uydu.

Ama bugün ne oldu, herkes ama herkes çok sevinçle kutladı bayramı. Bayrak asılsa da, asılmasa da…

Hiçbir Başlık Anlatamaz Sanki Mutluluğu

2

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim | Posted on 22-10-2009

Etiketler:, , , , ,

Önce fonda şu müzik çalsın! Lütfen okuyacaklar müziği de açsın :) Tamamını isteyenlere atabilirim. Bana da Sercan attı zaten. :)

Birisinin elinde gitar olsun. Bir ritim tutturmuş gidiyor olsun. Sonra bir bakalım, trompetli birisi gelsin yanımıza, gitara renk katsın. Bu iki kişi de, bir kasabada yaşayan renkli insanlar olsun. Gitar çalan balıkçı olabilir. Ayağında bu aralar pek meşhur olan (bende de var olan) balıkçı çizmelerinden olsun, ama sarı olmasın, benimki gibi kalpli falan olsun. :) Kasabada trompet öğrenmek çok güç olsa da,  hayal değil mi bu? Sınırları olmasın. Kulaktan trompet çalmayı öğrenen bir amca olsun bu! Başında şapka olsun. Köşesi yırtık olsun. Üstünde oduncu gömleklerinden olsun. Hava sıcak değil, ama soğuk da olmasın! Limonata gibi derler ya, öyle olsun.

Aa! Ayak seslerine dönelim ki, minik bir kızı sokağın ortasında görelim. Ayakkabıları ses çıkaran cinsten olsun. İlkokula gidiyor olsun. Çorapları kısa, beyaz olsun. Başında kurdelesi olsun. Dans etmek için okul çantasını, yanındaki erkek arkadaşına vermiş olsun. Bu arkadaşı, kıza hayran olsun. Sırtında kendi çantası, elinde kızın çantası ayaklarını çarpmaya başlasın yere. Yavaş yavaş kendini kızın yanında bulsun. Köşedeki ağaç, ikisinin çantasına yer olsun.

İnsanlar yavaş yavaş toplanmaya başlasınlar. Sokak coşmaya başlasın. Karşıki bakkal amca, satmak üzere koyduğu tahta kaşıkları alıp, ritim tutmaya başlasın. Yanındaki kasap, satırı ritimle bir vurmaya başlasın. Yaptığı işinden memnun olsun. Bu arada hayalimin suyu çıkmaya başlasın. Sokağın başında bir genç kız, piyano başında olsun. Son derece keyifli olsun. Gamzeleri gülüyor olsun. Tek derdi bir sonraki notayı doğru basabilmek olsun.

Bu arada bir fotoğrafçı dolaşsın aralarda. Kasabanın güzel bayanı eşiyle bakışırken yakalansın objektife. Yaşlı amca, bir teyzenin yeleğini giymesine yardım ederken görünsün. Minik oğlan, kızın çevresinde dönerken mutlu ama terlemiş olsun. Minik kız, göz ucuyla çantasının yerine baksın, sonra oğlanın gözüne. Tek tek fotoğrafları çekiliyor olsun. Bakkalın üstündeki kadın, çiçeklerini sulamaya çıktığında olayı fark edip, dalmış izlerken ve suyu da yere dökerken görülsün. Bunu fark ettiğindeki komik şaşkınlık da objektife yakalansın.

Genç bir oğlan, çaktırmadan piyano çalan kızı kesiyor olsun. O kızla yakınlaşabilmek için keman çalmayı öğrenmiş olsun. Notaları sorsun arada kıza. Üçüncü çizgiye konulan sol müydü dediğinde, kız oğlanın daha yolun çook başında olduğunu, ama kendisiyle yakınlaşabilmek için ne gibi zahmetlere katlandığını anlıyor olsun.

Terzi Amca, Bilmemkim Teyze’nin mantosunu tamir etmiş, cebine de not iliştirmiş olsun. Notta, “Saat 17.00 ‘de Sahil Kahvesi’nde” yazıyor olsun. Mantoyu teslim edecek çırak çocuk, müziğe kapılıp yerinde adımlarla dans ederken, mantonun cebinden bir kâğıt düştüğünü fark etmemiş olsun. Not uçsun, Bilmemkim Teyze’nin camına yapışsın. Bilmemkim Teyze gizli hayranını merak ederken, akşamüstü kahveye indiğinde, Terzi Amca’yı görmeyi ümit etsin.

Coşkuya katılmak isteyen ortaokul çocuğu, eve girip, çalmak için bir şeyler arasın, bulamasın. Mutfakta mercimek kavanozunu görsün. Elinde onu sallaya sallaya ilerlesin. Yolda giderken, sınıf arkadaşlarını bilye oynarken bulsun, mavi bilye öyle fırlasın ki, bulunamasın. Mavi bilye olmazsa oyunun tadı çıkmaz diye düşünsünler, mercimek kavanozlu arkadaşlarıyla, el çırparak müzikli sokağa gitsinler.

Bir dede acele edeyim derken, bastonunu çamura soksun. Köpeği yalanarak peşinden gelsin. Soluklanmak için bir tabure bulduklarına sevinsin dede, taburenin kırık olduğunu görünce üzülsün. Köşede oturulabilecek merdivenleri görsün. Oturduğunda yanına bir gazete parçası uçsun. Gazetede iki gün önceki sayısal loto sonucunu görsün. Cebinden çıkardığı numaralarla tuttuğunu fark etsin. Bayram yapsın. Hazır herkes kasaba meydanında toplanmışken, çaylar aradan çıksın diye düşünsün. “Çaylar bendeeeen!” diye bağırsın. Çocuklar ,”Dondurma isteriz !” diye tuttursun. Dede dondurmayı kabul etsin ama çocuklar sade mi çikolatalı mı yesinler bilemesinler.

Birisi köşede ıslık çalsın. Kazağı çok şık olsun. Ayakkabıları yeni boyalı olsun. Bu arada kasabaya bir kamyon yanaşsın. Kasabadaki satılık evin artık bir sahibi olduğunu öğrensinler. Sahibi ben çıkayım. Bisiklete binmeyi öğretsinler. Akşam üstüleri çaya davet etsinler. Haftada bir kez, tercihen Pazar günleri sokak boydan boya bir masa olsun. Bütün kasaba o masada yemek yesin. Kasap eti getirsin, bakkal içecekleri versin. Balıkçı balıkları ayıklasın. Manav bir kasa elmayla görünsün.

kasaba

Bu kasabada yaşadığıma mutlu olayım. Dertlerim, bir sonraki notayı doğru basabilmek kadar çözümü kolay ama stresli olsun. ;) Hatta herkes bu kasabada yaşasın. Çok alakasız müzik aletlerinden çok güzel müzikler çıksın. Çok alaksız insanlar toplanıp, çok güzel muhabbetler etsinler.

Bu hayal bitmesin. Bu yazı bitmesin. Tam son noktayı koyup, bloğuma yollayacakken kapı çalsın. Üst komşu bir tabak kek getirsin. Tabağı boş vermek olmaz, içine yeni aldığım kurabiyelerden doldurayım.

Derdim, “Komşularım kurabiyeleri beğenecek mi?” olsun.  “Bisiklete güzel binebiliyor muyum ?” olsun. “Güzel dans edebiliyor muyum ?” olsun.

İçimden geldiği gibi olsun her şey. Mutluluk şehrinde, müzik kasabasında yaşıyor olayım.  Daha fazla uzatmadan, insanları sıkmadan bu yazıyı da postalayayım. Ama hayal kurmayı bitirmeyeyim. Kızım olursa, adını “Hayal” koyayım. Hayaller hep güzel olur ;)

Bir Gün Don Kişot Olacak

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayallerim-İsteklerim, Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım | Posted on 20-10-2009

Etiketler:, , ,

Ne bileyim ben. Bir şeyler yazasım var ama yazamadım nedense günlerdir.

İki akşamdır bir boş Word dokümanı açıp, ona yarım saat dolu düşüncelerle bakıp, kapattım. İnsan düşüncelerini bilmez mi hiç?  Bilemedim ama. Belki de istediğim şekilde söylemeyi bilemedim.

Hep korkak biri oldum. Zayıf noktalarımı bu şekilde duyurmak istemezdim ama.:) Belki de zihnimde “korkmak” fiiline başka bir anlam yükledim, “olağan dışı hal veya hareket”.

Düpedüz yaşamaya öyle alışmışım ki(…); hiç heyecansız, her günü öncekinin aynı olan, değişiklikten korkan, değişiklik olmasın diye üstün çaba sarf eden biri olup çıkıvermişim. Bir zamanlar dünyadaki her kitabı okumak, her müziği dinlemek, her yeri gezmek isterken, hatta ve hatta her türlü çılgınlığın içinde kendimi hayal ederken; şimdi baktığımda hayatımda yaptığım en çılgın şey olarak ilkokul veda gecesindeki Banu Alkan taklidimin gözüme çarpması da beni korkuturken, sadece korkabiliyorum.

Hâlbuki sessiz sedasız oturan kız, etrafını izlemeye bayılırmış. İncelemeleri onda öyle bir yetenek geliştirmiş. O dönemler tiyatrocu bile olmak istemiş. :) Ne var ki korkmuş! Gözlemlerini ancak yazarak dışa vurmaya başlamış. Bazen yazamayacak gibi hissetmesi de onu korkutmuş. Yazmazsa nasıl dökermiş içindekileri?

Bu kadar yazdıktan sonra, “Hiçbir şeyden korkmuyorum “ desem, komik mi olur? Biraz anlam kayması yaptığım fark edilir mi korkusu taşısam da, beni anladığını düşünüyorum. ( ;) )Önüme gelecek şeylerden korkmuyorum. Hayatı olduğu gibi karşılamak gereği… Başka hayatları düşünerek ders alma gereği…

Ama galiba, yine de biraz korkuyorum :) . Bu kadar kelime tekrarı yapmak hoşuma gitmese de, içinde bulunduğum kararsızlığımdan da korkuyorum ve bunu yenemeyecek olmaktan…

Karanlıktan korkmuyorum, yüksekten korkmuyorum, köpekten korkmuyorum. Ben kendimden korkuyorum!

Düşündüklerimi yapabilirsem eğer, oluşacak benle gurur duyuyorum. Ama ondan çekiniyorum. Böyle giderse, korkmaya devam ediyorum yalnızca.

…ve korkum bitmesin diye korkmaya devam ediyorum. Değişiklik korkutur çünkü!

Buna çare aradım, korkmaktan sıkıldım. Rahatça korkmak istedim daha doğrusu. Bunun için kendime şöyle bir şey geliştirdim:

korku

Bunun içinde huzura kavuştum. Bununla rahatım. Bu, beni tüm korkularımdan sıyırıverdi. Bu beni hayattan izole etti.

Şimdi bunun içinden bakıyorum. Evet, çok zevkli. Dertsiz… Bunun içinde kendimi fark ediyorum. “Korkularımdan sıyrıldığımda ben ne düşünüyorum ?” ‘ a güzel bir cevap arıyorum ;)

Cevabımı en kısa zamanda bulacağım ;) Gerçekten, öyle hissediyorum. Bir gün Don Kişot gibi olacağım, korku benden korkacak ;)

Hissediyorum ;)

Pek yakında…

Gerçekten ;)

Görüşürüz…

Comic Sans Tipinde Yaşamak

0

Posted by Gülügül | Posted in Kızdıklarım, Yazmak | Posted on 12-10-2009

Etiketler:, , ,

Bazen yazmak konuşmaktan daha iyidir…

comic sans kısmı

Hayat bölüm bölüm geçer.Dalga geçme bölümü bittiğinde, belki dikkat çekebilme bölümü gelir. Olağan dışı bir şeyler yapmalısın ki ilgi toplayasın, dediklerin dinlensin. Bir yerlerde , belki pek fark edilmeyen yerlerde –satır araları gibi- bir şekilde hayata direnirsin. Önemli olan kendini anlatmandı, bence anlattın da.

Hala anlatamadığını düşünüyorsan başka yollar denersin. Başka yollar her zaman vardır.

Önemli olan pes etmemektir. Kendini anlattığına inanana kadar ipin ucunu bırakmayacaksın. Hayata bu iple tutunuyorsan hele ,ipin ucu sadece bir uc olmaktan daha önemlidir. :)

el yazısı küçük

değişik kısım

Ama bazen görüş almak iyidir. Bunun eksikliğini hissedenler olabilir. Örneğin ben .:)

Sözle gayet güzel eleştiriler alırken, yazılarıma yorum yapan kişi sayısı çok az .:( Hayır, okunmuyor desem, takip ettiğim istatistikler var, biliyorum ! Eleştiriye açık olmadığımı düşünenler de olabilir, cık cık çok ayıp !

Kimseye küsmem valla :) Trip de atmam söz ! Sadece birazcık beyin fırtınası olsun şurda. Yoksa kendi kendime zaten yazıyorum ben ;) Yorumlarınızı bekliyorum ona göree …

Görüşürüzz! (ünlem)

Köpeğin Kediye Verdiği Ders

0

Posted by Gülügül | Posted in Hayat-İnsanlar, Kızdıklarım, Zaman | Posted on 09-10-2009

Etiketler:, , , , , , , , ,

Islak betona bastığını fark ettiysen, yandın.

Yaşayışı etkilen hareketleri, bu hamleye benzetiyorum, ıslak betona basma. Ne tarafından bakarsam bakayım, öyle yorumluyorum.

Diyelim sen betonsun !( Hiçbir zaman o kadar kuvvetli olmasan da, şimdilik varsayım doğru olsun.) Her şekilde tehlikelisin. Islaksan bulaşırsın, kuruduysan çok sertsin. Bir usta çimentoyu karıştırırken daha önce bu kadar heyecanlanmamış olabilirsin, hâlbuki bir hayat başlıyor! Karakterli doğuyorsun, herkes seni biliyor, sana nasıl davranması gerektiğini de. Ve insanlara, senden korunmaları için bir şans tanıyorsun.

Zarar görmemen için birileri senin çevreni kuşatsa da, hayata direnmek için bu aşamadan geçmen gerektiğini biliyorsun. Kazara birisi basarsa sana, bu iz geçmiyor çünkü. Kocaman bir işaretle yaşamak zorunda kalıyorsun. Her ne kadar özgürlüğüne kavuşmak istesen de, etrafının sarılmasına izin veriyorsun. İşine geliyor sorumluluktan kaçmak, sorumluluğa koşmak isterken hem de.

İşte zamanın sinsiliğini böyle zamanlarda anlıyorsun. Zaman… Şaka maka çocuğum olursa eğer, ismini zaman koyabilirim :) Takıntılıyım bu konuda! :)

Beton olmaktan sıkıldın mı? Tamam, o zaman önceki varsayımı unutup, hayata başka taraftan bakalım. Sen, sen ol yine. Şu anki ruhun ve bedenin… Yaşıyorsun işte.  Yaşamak işini yerine getiriyorsun. Tatili olmayan bir iş içinde yalancı tatiller, göz boyayan cinsten! Her neyse işine veya her nereye gidiyorsan, çıkıyorsun evinden.

Karşına çıkan şeyi yorumlayıp, anlık karar verip yürüyorsun. Yeşil ışık yandı mı mesela, geçiyorsun. Ama sana öğretmişler, dik duruyorsun. Dik durmak çare olmuyor ki her zaman. Alışkın olmadığın durumlarla karşılaşabiliyorsun. Sen kuşlara bakarken örneğin, ayakkabının beton içinde olduğunu fark ediyorsun bir zaman. Hemen heyecanlanıverip bir hamlede dışarı çıkmayı beceriyorsun becermesine de, bir şeyleri mahvettiğini öğrendiğinde, hem de yerine gelmeyecek şeyleri mahvettiğini öğrendiğinde ve zaman geçtikçe izin geçmediğini gördükçe sinirleniyorsun. Sinirlenmek, kendine sinirlenmek, plansızlığına sinirlenmek, ani hareketlerine kızmak, doğru hamleler yapamadığını görmek…

Her zaman doğru hamleler yapamayız şüphesiz. Hatta yanlış hamleler, doğruyu daha kalıcı öğretir, buna da katılıyorum. Ama işte, bir türlü unutamayacağım bir izle hayatıma devam etmek zorundaysam, istemiyorum.

Demek istediklerimi aşağı yukarı belirttim ama asıl ilginç olan bu konuya nereden geldiğim. Bazı olaylara, nesnelere bakış açım çok farklı. Bir ağaca ağaç olarak bakmıyorum, bir otobüs de otobüs değil, ne bileyim yolculuk yolculuk değil! Hepsinin altında bir şey arıyorum. Belki kötüdür bu düşünceler. Bazen el sadece eldir, göz sadece göz.

kedi_ve_kopek_resimleri

Ama işte, geçen gün oturduğum apartmanın önüne beton döküldü. Bir köpek basmış, heyecanla çıkmış. Birkaç pati izi var. Bir kedi, kendisine verdiğimiz kıymaya ulaşmak için beton dökülen alan işaretlerinden kendine yol aramaya çalıştı. Buldu da.

Belki kedi, köpekten ders almıştır. Belki bu yazıdan da ders alanlar olur. İşte amacım buydu ;)

Uses wordpress plugins developed by www.wpdevelop.com