Ellerim beni çok düşündürüyor. Ellere bakarak geleceği görebildiğini düşünen insanların aksine, ellerin geçmişi ve anı tam olarak yansıttığına inananlardanım ben.
Ellerim biraz üşüyor benim. Yün eldivenler giyecek kadar olmasa da sıcaklık istiyor. Ojelerim soyulmuş. Yoğunum biraz bu aralar. Oje sürüp de ellerimi üfleyecek vaktim yoktu ki! En azından az önce el kremimi sürdüm. Yumuşacık oldular.
Ama otobüste, minik bir kız gördüm. Üstüne başına bakmaya gerek yok, elleri kir içindeydi çünkü. Miniktiler üstelik. Kızın o ellerle kavrayamayacağı bir sürü şey vardı. Hayat, elinin büyüklüğüne bakmadan insanın karşısına geliveriyormuş, bunu gördüm. İçi gül dolu kutuyu çeken annesinin şalvarını çekti. Boşalan yeri işaret etti kınalı işaret parmağı. Anne oturmadan önce gülleri sabitledi demire. Elleri kınalıydı onun da. Biraz da batan dikenler kanatmıştı, belki biraz da hayat batmıştı. Kanayan yerlerin kimi kabuk bağlamıştı. Onun elleri gül tutmaktan bu hale gelmişti
Derken bir başkası ilerledi. Başka eller gözüme çarptı. Buruşmuştular. Ezilmiştiler sanki. Her geçen günün birikimi, fazla birikmişti onda, sadece birazcık daha fazla yaşadığından. Koskoca dünya hayatı boyunca çok yakın dilimlerde var olup da, bu kadar uzak kaldığımız için belki de. Yaşamak yükü ağır geldiğinden, 2 kg. armudu taşıyamayacak hale gelen eller… Kendini salıveren eller… Taşımaktan yorulan eller…
Sonra tekrar kendi ellerime baktım. Sürekli bilgisayar başında işlerim olduğundan, annemin diline düşmüştüm. Ona göre hareketle her bünye zayıflayabilirdi. Hatta benden önce ellerimi gören birisi beni 36 beden zannedebilirdi. Fazla hareket zayıflatmıştı onları
İnceydiler…
Bazen düşünüyorum da, konuşmaya gerek yok. Anı gözler nasıl anlatıyorsa, geçmişi eller anlatıyor. Nasıl gözler saklayamıyorsa hiçbir şeyi, eller de saklayamıyor. Ne botoks işliyor ellere, ne lazer… Eller yapaylığı kabul etmiyor. Hayatın neresinden tutunduğunu, nasıl tutunduğunu eller çıtlatıyor. Görmek isteyenlere…

Elleri irdeledikçe birçok şey fark ediyorum. Bir yaramazlık yaptığımda neden ellerimi gizlerdim şimdi anlıyorum.
Ellerimden o kadar çabuk anlaşılır mıydı her şey? Bunu o zaman biliyordum da, şimdi mi unuttum?
Ama başkasının elleri benzin kokuyordu. Üstelik kokuyu kanıksamış olmak daha başka bir duyguydu. Öbürünün elleri badana beyazıyla bütünleşmişti. Kartuş dolumu yaptığını düşündüğüm bir gencin elleri mürekkebe bulanmıştı. Belli ki işi yeni öğreniyordu. Bir teyzenin yeni kurabiye yaptığı anlaşılıyordu. Bir güzel kızın da yeni nişanlandığı…
Yüzük belki de bilerek ele takılıyordu. Evet, böyle olmalıydı.
Bunu herkes biliyordu da, niye bana söylemedi kimse? Niye daha önce ellere dikkat et demediler ki?
Hâlbuki dünya eller üstüne kuruluydu. İlk elma, el yardımıyla toplandı. İlk ateş ellerle yakıldı. İlk tekerlek ellerle icat edildi. El olmasa beyin bir hiçti.
İlk defa ellerle gösterildi sevgi. Başkasının elini tutmak nedense iyi geldi kalbe. El olmasa kalp bir hiçti.
Güzel müzikler dinliyorsak, ellerle üretildi. Güzel tablolar ellerle yapıldı. Dünya eller üstünde yükseldi. E hadi, herkes kaldırsın elini. Ağacın en üst dalındaki elmaya yetişmeye çalışıyormuş gibi, ramak kala tutamadığını anlayıp, ayaklarının üstünde bir kez daha, daha yükseğe ulaşmaya çalışırmış gibi; ama aynı zamanda da arkadaşının elini tutarmış gibi zevkle…
Şimdi ellerime bakıyorum da, heyecanlandılar








